17 Ağustos 2007 Cuma

Soru:İslam Dünyası ilerlemek için ne yapmalidir?


Soru:İslam Dünyası ilerlemek için ne yapmalidir?

Cevap:İslam Dünyası İçin İttifakın Önemi


Bugün İslam dünyasına baktığımızda, Müslümanların en önemli problemlerinden birinin parçalanmışlık olduğunu görürüz. Avrupa'nın neredeyse tüm devletleri, siyasi, ekonomik ve kültürel bir birlik olan "Avrupa Birliği" çatısı altında toplanmış iken; Müslümanlar yeteri derecede iş birliği kuramamış durumdadırlar. Müslüman ülkeler arasında tam bir dayanışma olmadığı gibi, farklı Müslüman mezhepler, cemaatler, tarikatlar, fikri hareketler ve kuruluşlar arasında da gereken kaynaşma ve yardımlaşma yoktur.

Oysaki Allah, tüm Müslümanların tam bir birlik ruhu içinde yaşamalarını ve hareket etmelerini emretmiştir. Rabbimiz Müslümanların, "sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi" olmalarını gerektiğini bildirmiş (Saff Suresi, 4) ve şöyle buyurmuştur:

Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın...(Ali İmran Suresi, 103)

Allah, Müslümanlar birlik olmadıkları takdirde, güçlerinin azalacağını ise şöyle haber vermiştir:

Allah'a ve Resulü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir

. (Enfal Suresi, 46)

Bu ayette, günümüz dünyasında Müslümanların neden gerektiği kadar güçlü olmadıklarının da asıl sebeplerinden biri haber verilmektedir: birlik ruhu içerisinde olmamak. Eğer tüm Müslümanlar birlik olsalar; İslam ülkelerini kalkındırmak, imar ve inşa etmek; zulüm gören Müslümanlara yardım eli uzatmak ve onları korumak için gerekli fikri mücadeleyi yürütmek; İslam ahlakını tüm dünyaya en güzel biçimde tebliğ ve temsil etmek; sözde İslam adına ortaya çıkan terörizm gibi sapkın akımları dizginlemek; tüm insanlığın hayrına olacak bilimsel, sanatsal, kültürel gelişmeler kaydetmek gibi pek çok başarıyı Allah Müslümanlara nasip edebilir.

Büyük İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi'nin ifadesiyle İslam dünyası için önemli tehlike, "cehalet, zaruret (fakirlik) ve ihtilaftır". Bunları "sanat, marifet, ittifak" yoluyla yenmek gerekmektedir. (Divan-ı Harbi Örfi sf. 15) İttifak belki bunların içinde en önemlisidir, çünkü ittifak sayesinde tüm Müslümanlar "sanat ve marifetlerini", yani tüm yetenek ve bilgilerini birleştirip, İslam'a büyük hizmetlerde bulunabilirler.

İttifakın Mantığı: İman Esaslarında Birleşmek

Müslümanlar arasında birlik sağlanması için yapılması gereken en önemli işlerden biri, bu birliğe engel olabilecek yanlış zihniyetleri ortadan kaldırmaktır.

Bu yanlış zihniyetlerin başında ise, bir Müslümanın bir diğer Müslümana bakarken, ortak noktaları değil farklılıkları görmesi gelir. Oysa, İslam ahlakının gereği tüm farklılıklara rağmen Müslümanların, birbirlerinin kardeşleri oldukları gerçeğini unutmamalarıdır. Irkı, dili, vatanı, mezhebi ne olursa olsun tüm Müslümanlar kardeştirler.

Dünyadaki tüm Müslümanlar; Allah'a iman etmekte, Kuran'a tabi olmakta; Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in yolundan gitmekte; namaz kılarken aynı kıbleye dönüp, ahirette aynı güzel karşılığı ummaktadırlar. Tüm Müslümanların; Rabbi, Kitabı, peygamberi, kıblesi aynıdır.

Bediüzzaman Said Nursi'nin ifadesiyle, tüm Müslümanların “Hâlıki bir, Râzıki bir, peygamberi bir, dînî bir, kıblesi bir, kitabı bir”dir. (Mektûbat, s. 243)

Dahası her Müslüman; cinayet, zulüm, hırsızlık, sahtekarlık, cinsel sapkınlık gibi günahlara karşıdır ve aynı ahlaki değerleri savunur.
Tüm bu ortak noktaların, diğer bazı noktalardaki fark ve ihtilafları tamamen önemsizleştirmesi gerekir. Müslümanların; farklı mezheplerin takipçileri olmaları, farklı milletlerden ve etnik kökenlerden gelmeleri, siyasi veya sosyal konularda bazı farklı görüşler taşımaları, farklı sosyal grup veya cemaatler içinde bulunmaları ve İslam'a hizmet için farklı yollar benimsemeleri birlik ruhu içinde olmalarına hiçbir şekilde engel değildir.

Dolayısıyla, Müslümanlar arasındaki farklılıkları vurgulayan hususlar yerine, onlar arasındaki birliği vurgulayan temel iman esasları üzerinde durmak gerekir. Müslümanlar, yazılarında, konuşmalarında, sohbetlerinde ve dahası düşüncelerinde; diğer Müslümanlarla olan anlaşmazlıklarını ön plana çıkarmak yerine; ortak iman esaslarına önem vermelidirler. Bir diğer Müslüman kardeşine bakarken, öncelikle karşısındaki kişinin Müslüman olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmalıdırlar.

Süleyman Hilmi Tunahan'ın bu konudaki öğüdü, hepimiz için yol göstericidir: "Vasiyetim olsun: Tefrikaya düşmeyiniz. Kavmiyet gütmeyiniz. Ehl-i Sünnet'in gayri olan yanlış yollara sapmayınız."


Diğer Müslümanların Hizmetlerini Takdir Etmek

Bugün insanlık içine düştüğü durumdan kurtulabilecek bir çıkış yolu aramakta, dünyaya barış, huzur, adalet getirecek bir yol gösterici beklemektedir. Bu yol göstericilik, İslam toplumunun sorumluluğudur ve tüm Müslümanların bu bilinçle hareket etmeleri gerekmektedir. Nitekim farklı dillerden, ırklardan ve cemaatlerden Müslümanların dünyanın dört bir yanında İslam ahlakını tebliğ etmek için gösterdikleri çaba neticesinde, yeryüzünde Müslümanların sayısı gün geçtikçe daha da artmaktadır. İnsanlık doğruya yönelmeye başlamıştır. Bu ortam içerisinde İslam'a hizmet çabası içinde olan her mümin, son derece kıymetlidir. Hataları, eksiklikleri, bazı yanlışları olabilir; bunlar zamanla giderilebilir. Kuran ahlakının ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetinin gereği, her Müslümanın hizmetini takdir etmek ve onu hizmetini daha da büyütmesi için teşvik etmektir.

Bu noktada, Müslümanların İslam'a hizmet etmek, İslam ahlakını yaymak, din ahlakına uygun olmayan felsefelere karşı gerekli fikri mücadeleyi yürütmek için yaptıkları hizmetlerin farklı şekillerde, farklı zeminlerde olabileceğine dikkkat etmek gerekir. Her Müslüman, kendi imkanları, kendi birikimi, kendi şartları neticesinde farklı bir yol tutturmuş, farklı bir yöntem kabul etmiş olabilir. Müslümanlar ilim, ekonomi, sanat, eğitim gibi farklı alanlarda çalışmalar yürütebilirler. Kimileri bu alanların bazılarında uzmanlaşmış olabilir. Farklı yöntem, usul ve üsluplar kullanabilirler. Bunlar nedeniyle diğer bir Müslüman kardeşini eleştirmek, onun yaptıkları beğenmeyip yalnızca kendini övmek, vicdana uygun bir tavır olmaz. Büyük alim Bediüzzaman Said Nursi bu gerçeği son derece veciz bir biçimde şöyle ifade etmiştir:

"(Müslüman) 'Mesleğim haktır, yahud daha güzeldir' diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini ima eden, 'Hak yalnız benim mesleğimdir' veyahut 'güzel benim meşrebimdir' diyemez." (Lemalar sf. 140)

Allah'ın rızasına uygun olan ise, Müslümanların, diğer Müslümanların da hizmetlerini övmeleridir. Bu yapıldığında, farklı Müslüman çevreler arasında sevgi ve kardeşlik güçlenecek ve böylece birlik içinde hareket etmeleri için gerekli zemin oluşacaktır.

Eleştirileri Olgunlukla Kabul Etmek

Allah, Kuran'da Müslümanların hatalarında bile bile ısrar etmediklerini bildirmiştir:

... Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 135)

Bir Müslüman hayatı boyunca çeşitli hatalar yapabilir, yanlışa düştüğü anlar olabilir. Yaptığı hata, içinde bulunduğu yanlış tavır Müslüman bir kardeşi tarafından kendisine hatırlatıldığında, hemen doğruyu görüp ona yönelebilir. Hatasından dolayı Allah'tan bağışlanma diler ve Rabbimiz'in kendisini affetmesini umar. Bu nedenle, Müslümanların birbirlerine öğüt verip hatırlatmada bulunmaları, yanlış birşey gördüklerinde birbirlerini uyarmaları son derece önemli ve değerli bir özelliktir. Allah'ın izniyle, Müslümanların daha iyiye, doğruya ve güzele yönelmesine vesile olur.


Kendisine yanlışı gösterildiğinde dinlememek, öğüt verildiğinde öğüt almamak ise Müslümanların şiddetle sakınmaları gereken kötü bir ahlak özelliğidir. Bir Kuran ayetinde öğüt almaktan kaçınan insanların durumu şöyle haber verilmiştir:

Şu halde, eğer 'öğüt ve hatırlatma' bir yarar sağlayacaksa, 'öğüt verip hatırlat.' Allah'tan ‘İçi titreyerek korkan’ öğüt alır-düşünür. 'Mutsuz-bedbaht' olan ondan kaçınır

. (Ala Suresi, 9-11)

Dolayısıyla Müslümanlar, birbirlerine her konuda rahatlıkla öğüt verebilmeli, yaptıkları hizmette bazı kusur veya hatalar oluyorsa bunu da birbirlerine rahatlıkla söyleyebilmelidirler. Öğüt alan Müslümanın yapması gereken ise, gelen eleştiriyi hemen kabul etmek, üzerinde samimi bir biçimde düşünmek ve bunu daha doğruya ilerlemek için bir vesile saymaktır. Kuran ahlakını yaşayan ve sünnete uyan bir Müslümanın yapması gereken budur.

Bediüzzaman Hazretleri bu konuya da dikkat çekmiş ve talebelerine şöyle öğüt vermiştir:

"Risale-i Nur aleyhinde bir itiraz kutb-u azamdan dahi gelse, Risale-i Nur Şâkirdleri sarsılmayıp, o mübarek kutb-u âzamın itirazını iltifat ve selâm suretinde telâkki edip, teveccühünü de kazanmak için, medar-ı itiraz noktaları o büyük üstadlarına karşı izah etmek, ellerini öpmektir." (Büyük Tarihçe-i Hayat sf. 287)

Elbette bir diğer kardeşine eleştiri yapan Müslümanın da, ılımlı ve yapıcı bir üslupta hareket etmesi gerekmektedir. Unutmamak gerekir ki, asıl amaç, Allah'ın izniyle, İslam'a daha güzel hizmet edebilmek, İslam ahlakını olabilecek en iyi şekilde temsil edebilmektir.

Sohbet ve İstişarenin Adabı

Müslümanların birbirleri ile diyaloglarındaki üslupları, güzel ahlaklarını gösterebilecekleri önemli fırsatlardan biridir.

Müslümanlar biraraya gelip bir konuda sohbet ve istişare ettiklerinde, ihtilaflı konulardaki tartışmalardan kaçınmalı, bunları hoşgörerek İslam'ın esası olan imani meselelerdeki birlik üzerinde durmalıdırlar. Kur'an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz (sav)'in hadis-i şerifleri temel alınmalı, mütevazi, saygılı ve nazik olunmalıdır. Sürekli olarak karşı tarafa fikrini anlatmak yerine, onun fikrini öğrenmek ve ondan istifade etmek temelinde bir üslup kulllanılmalıdır. Yalnızca kendini övmek, Müslümanlar arasındaki tesanüde zarar verebilir. Bunun yerine, asıl olarak Allah'ı ve Peygamber Efendimiz (sav)'i öven, sonra da diğer Müslümanların güzel vasıflarını takdir eden bir üslup kullanmak gereklidir. Unutmamak gerekir ki, İslam'ın en önemli özelliklerinden biri güzel ahlaktır ve güzel ahlak en iyi insan davranış ve sözleriyle ortaya konur. Akıl vermek yerine akıl almak; hep eleştiri yapmak yerine eleştiri kabul etmek; yermek yerine övmek; kusurları görmek yerine güzellikleri görmek esas kabul edilmelidir.

Özellikle de Müslümanların bir diğerinin hizmetini takdir etmesi ve manen desteklemesi çok önemlidir.

Bu şuurla, örneğin denebilir ki;

Bediüzzaman Said Nursi, İslam'a ne büyük hizmetler vermiştir. Yazdığı Nur Risaleleri, milyonlarca insanın hidayetine vesile olmuştur ve halen de dünyanın dört bir yanında olmaya devam etmektedir. İnkarcı felsefelerin çürüklüğünü müthiş bir akıl ve basiretle ortaya koymuş, bu yolda kendisine isabet eden zulüm ve iftiralara da büyük sabır göstermiştir.

Abdülhakim Arvasi, kurduğu ilim merkezi ile Müslümanlara büyük hizmet vermiş, pek çok insanın hidayete ve doğru yola ulaşmasına vesile olmuştur.

Süleyman Hilmi Tunahan, İslam'a hizmet etmek ve Kuran'ı gönüllere yerleştirmek için büyük gayret sarfetmiştir. Onun açtığı yolda ilerleyen Müslümanlar, aynı şevk ve heyecanla hizmete devam etmektedir.

Mehmet Zaid Kotku, İslam'a büyük hizmetler vermiştir. Pek çok kişi onun manevi eğitiminden istifade ederek imani ve ahlaki yönden yükselmiştir.

Burada ismini sayamadığımız daha pek çok İslam alim ve önderi, İslam'a çok değerli hizmetler vermişlerdir. Onların izinden giden pek çok Müslüman da bu hizmete büyük bir şevk ve aşkla devam etmekte, Kuran ahlakının dünyaya hakim olması için tüm imkanlarıyla çaba göstermektedirler.

Allah'ın izniyle İslam dünyasını çok güzel ve aydınlık bir gelecek beklemektedir. Bu aydınlık geleceğin bir an önce tesis edilmesi için, İslam ahlakının özünde olan ittifakın, birlik ve kardeşlik ruhunun pekiştirilmesi son derece önemlidir. Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), "Size iki şey bırakıyorum onlara sımsıkı sarıldıkça asla dalalete düşmeyecek ve sapıtmayacaksınız: Kuran ve benim sünnetim" sözleriyle Müslümanlara uymaları gereken yolu göstermiştir. Bizlere düşen bu yola uymak ve Allah'ın bizlere verdiği şu emri hiçbir zaman unutmamaktır:

Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar

. (Al-i İmran Suresi, 103)

 

Kuran'da Barış Kavramı Nasıl Geçmektedir?


Soru:Kuran'da Barış Kavramı Nasıl Geçmektedir?

Cevap:Kuran'a göre savaş, sadece zorunlu olduğunda başvurulacak ve mutlaka belirli insani ve ahlaki sınırlar içinde yürütülecek bir "istenmeyen zorunluluk"tur.

Bir ayette, yeryüzünde savaşları çıkaranların inkarcılar olduğu, Allah'ın ise savaşa rıza göstermediği şöyle açıklanır:

... Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (Maide Suresi, 64)

Peygamberimiz Hz. Muhammed'in hayatına baktığımızda da, savaşın ancak zorunlu hallerde ve savunma amaçlı olarak başvurulan bir yöntem olduğunu görebiliriz.

Kuran'ın Peygamberimize vahyi tam 23 yıl sürmüştür. Bunun ilk 13 yılında Müslümanlar Mekke'deki putperest düzenin içinde azınlık olarak yaşadılar ve çok büyük baskılarla karşılaştılar. Pek çok müslümana fiziksel işkenceler yapıldı, bazıları öldürüldü, çoğunun evi ve malları yağmalandı, sürekli hakaret ve tehditlerle karşılaştılar. Buna rağmen Müslümanlar şiddete başvurmadan yaşamaya devam ettiler ve putperestleri hep barışa çağırdılar.

Sonunda putperestlerin baskıları dayanılmaz bir noktaya vardığında, Müslümanlar daha özgür ve dostane bir ortamın bulunduğu Yesrib (sonradan Medine) şehrine hicret ederek burada kendi yönetimlerini kurdular. Kendi siyasi yapılarını bu şekilde oluşturduktan sonra bile, Mekke'nin saldırgan putperestlerine karşı silah kullanmadılar. Ancak aşağıdaki ayetin vahyinden sonra Peygamberimiz ümmetine savaş için hazırlık emri verdi:

Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla, onlara karşı savaş açılana (mü'minlere, savaşma) izni verildi. Şüphesiz Allah, onlara yardım etmeye güç yetirendir. Onlar, yalnızca; "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar... (Hac Suresi, 39-40)

Kısacası, Allah müslümanlara savaş iznini, baskı ve zulüm gördükleri için vermiştir. Bir başka deyişle, izin verilen savaş, sadece savunma amaçlı bir savaştır. Başka ayetlerde ise müslümanlar gereksiz bir kışkırtmadan veya gereksiz şiddet kullanımından kaçınmaları için uyarılmışlardır:

Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez. (Bakara Suresi, 190)

Bu ayetlerin vahyinden sonra Müslümanlarla putperest Araplar arasında savaşlar gerçekleşti. Bunların hiç birinde Müslümanlar savaşı kışkırtan taraf olmadı. Dahası, Peygamberimiz, putperestlerin pek çok talebini kabul eden bir barış anlaşmasını (Hudeybiye Barışı) kabul ederek, barış ve güvenlik ortamı sağladı ve putperestlerle barış içinde yaşanacak bir sosyal yapı tesis etti. Anlaşmayı bozan taraf yine putperestler oldu ve bu durumda yeni bir savaş durumu başladı. Ama Müslümanların sayısının hızla artması sonucunda İslam ordusu putperest Arapların karşı koyamayacağı bir güce ulaştı ve Peygamberimiz bu güçlü orduyla Mekke üzerine yürüyüp şehri fethetti. Bu fetihte hiç bir şekilde kan akmadı, tek bir kişinin burnu bile kanamadı. Peygamberimiz eğer isteseydi kentteki müşrik liderlerden intikam alabilirdi. Ama hiç birine dokunmadı ve onları affederek inançları içinde serbest bıraktı. Bu yüksek karaktere hayran olan müşrikler, daha sonra kendi rızalarıyla İslam'ı kabul edeceklerdi.

Hz. Muhammed'in bu barışçı ve ılımlı politikası, Allah'ın Kuran'da bildirdiği İslami esaslardan kaynaklanmıştır. Allah Kuran'da inananlara, müslüman olmayan kimselere karşı da iyilikle davranmalarını emreder:

Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları ve sürülüp-çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden sakındırır... (Mümtehine Suresi, 8-9)

Üstteki ayetler, bir müslümanın müslüman olmayan insanlara karşı bakış açısını belirlemektedir: Bir Müslüman, Müslüman olmayan insanların hepsine karşı iyilikle davranmalı, sadece İslam'a düşmanlık gösterenleri dost edinmemelidir. Eğer bu düşmanlık gösterenler müslümanların varlıklarına yönelik bir saldırıda bulunurlar da bu bir savaş sebebi olursa, Müslümanlar bu savaşı da yine adaletli şekilde ve insani sınırları gözeterek yürütmelidirler. Her türlü barbarlık, gereksiz şiddet eylemi, haksız tecavüz yasaktır. Bir başka Kuran ayetinde Allah Müslümanları bu konuda uyarır ve düşmanlarına karşı duydukları öfkenin onları adaletsizliğe sürüklememesi gerektiğini haber verir:

Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır

. (Maide Suresi, 8)

Cihad Kavramının Anlamı


İncelediğimiz konu gereğince açıklığa kavuşturulması gereken bir diğer önemli kavram da "cihad" kavramıdır.

"Cihad" kelimesinin tam karşılığı "gayret"tir. Yani İslama göre, "cihad etmek", "çaba göstermek, gayret etmek" anlamına gelmektedir. Peygamberimiz "en büyük cihadın kişinin kendi nefsine karşı verdiği cihad" olduğunu açıklamıştır. Nefisten kasıt, insanın bencil tutkuları ve hırslarıdır. Din karşıtı, ateist fikirlere karşı verilen fikri bir mücadele de tam anlamıyla bir cihaddır.


Bu gibi fikri ve manevi anlamlarının yanında, fiziksel bir mücadele olarak savaş da "cihad" sayılır. Ama bu savaşın yukarıda tarif ettiğimiz şekilde savunma amaçlı ve sınırlı bir savaş olması gerekir. Cihad kavramının masum insanlara yönelik bir şiddet eylemini, yani terörü tarif etmek için kullanılması ise, çok büyük ve haksız bir çarpıtma olacaktır.

İslam'daki Merhamet, Hoşgörü ve İnsancıllık



Özetlemek gerekirse, İslam'ın "siyaset doktrini" (yani siyasi konulardaki İslami hüküm ve prensipler) son derece ılımlı ve barışçıldır. Bu gerçek müslüman olmayan pek çok tarihçi veya teolog tarafından da kabul edilmektedir. Bunlardan biri, eski bir rahibe ve Ortadoğu tarihi konusunda ünlü bir uzman olan İngiliz tarihçi Karen Armstrong'dur. Armstrong, üç büyük İlahi dinin tarihini incelediği Holy War (Kutsal Savaş) adlı eserinde bu konuda şu yorumları yapmaktadır:

Islam kelimesi Arapça'da barış kelimesiyle aynı kökten gelir ve Kuran, savaşı, Tanrı'nın rızasına aykırı gelen anormal bir durum olarak lanetler... İslam karşı tarafı yok etmeye yönelik veya saldırgan bir savaşı onaylamamaktadır, Tevrat'ın ilk beş kitabındaki yaklaşımın aksine. Hıristiyanlıktan daha gerçekçi bir din olarak, İslam savaşın kaçınılmaz olduğunu kabul etmekte ve bazı durumlarda zulüm ve acıyı durdurmak için olumlu bir görev olarak görmektedir. (Ama) Kuran savaşın sınırlı olması gerektiğini ve olabildiğince insancıl bir şekilde yürütülmesini öğretir. Muhammed sadece Mekkelilerle değil, aynı zamanda bölgedeki Yahudi kabileleriyle ve Yahudilerle işbirliği yaparak kendisine karşı bir saldırı planlayan Suriye'deki Hıristiyan kabileleriyle mücadele etmek zorunda kalmıştır. Ama bu yine de onun "Kitap Ehli"ni (Hıristiyan ve Yahudileri) lanetlemesi gibi bir sonuç doğurmamıştır. Onun Müslümanları kendilerini savunmak durumunda kalmışlar, ama düşmanlarının dinine karşı kutsal bir savaşa girişmemişlerdir. Muhammed azad ettiği kölesi Zeyd'i bir Müslüman ordusunun kumandanı olarak Hıristiyanlara karşı savaşa gönderdiğinde, onlara Tanrı yolunda cesurca ama insancıl şekilde savaşmalarını emretmiştir. Rahipleri, keşişleri veya rahibeleri taciz etmemeli veya savaşmayan güçsüz insanları hedef almamalıdırlar. Sivillere yönelik hiç bir katliam gerçekleştirilmemeli, tek bir ağaç bile kesilmemeli, hiç bir şey yıkılmamalıdır.. 1

Peygamberimizin vefatının ardından da Müslümanlar diğer dinlerin mensuplarına karşı son derece hoşgörülü ve saygılı davranmaya devam etmişlerdir. İslam devletlerinde hem Yahudiler hem de Hıristiyanlar son derece güvenli ve özgür bir yaşam sürmüşlerdir. Hz. Ömer Kudüs'ü fethettiğinde, bir katliama maruz kalacaklarından korkan Hıristiyanları teskin etmiş, güvenlikte olduklarını onlara açıklamış, hatta kiliselerini ziyaret ederek, burada ibadete özgürce devam edebileceklerini onlara bildirmiştir.

Bu olaydan 4 asır kadar sonra, 1099 yılında Kudüs, Haçlılar tarafından işgal edilmiş ve içindeki tüm Müslümanlar kılıçtan geçirilmiştir. Şehri 1187 yılında geri alarak işgalden kurtaran İslam kumandanı Selahhaddin Eyyubi ise, yine Hıristiyanların korkularının aksine, tek bir sivilin bile kılına dokunmamış, tek bir yağma olayına izin vermemiş, işgalci Hıristiyanlar tüm malları ve mülkleriyle birlikte güven içinde şehirden çıkabilmişlerdir.


Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları döneminde de İslam'ın adalet ve hoşgörüsü sürmüştür. Bilindiği gibi Katolik İspanya'nın hayat hakkı tanımadığı ve sürgün ettiği Yahudiler, aradıkları huzuru 1492 yılında sığındıkları Osmanlı topraklarında bulmuştur. Fatih Sultan Mehmed İstanbul'u fethettiğinde de, kentte hem Hıristiyanlara hem de Yahudilere özgürce yaşam hakkı tanımıştır. Müslümanların hoşgörülü ve adaletli uygulamaları konusunda tarihçi A. Miquel şöyle demektedir:

"Hıristiyan halklar, Bizans ve Latin devletleri zamanında bulamadıkları çok iyi yönetilen bir idare altındaydılar. Asla sistemli bir zulüm görmediler. Tam aksine imparatorluk, İstanbul başta olmak üzere, işkence gören İspanyol Yahudileri'ne bir sığınak olmuştu. Hiç bir yerde zorla İslamlaştırma olmamıştır. 2

Georgetown Üniversitesi'nde din ve uluslararası ilişkiler profesörü olan John L. Esposito ise, tarihte Müslüman devletlerin idaresine geçen Yahudi ve Hıristiyanların büyük bir toleransla karşılaştıklarını şöyle anlatmaktadır:

Bizans ve Pers topraklarında yaşayan ve zaten yabancı idareciler tarafından yönetilen pek çok müslüman olmayan toplum için, İslam idaresi bir yönetim değişikliği anlamına geliyordu, ama bu yeni yöneticileri çoğu zaman daha esnek ve toleranslıydı. Bu toplumların çoğu artık daha fazla otonomiye sahipti ve çoğulukla daha az vergi ödüyorlardı... Dini olarak, İslam'ın, Yahudilere ve yerel Hıristiyanlara daha fazla dini özgürlük tanıyan, daha toleranslı bir din olduğunu ortaya çıktı. 3

Bu yorumlardan da anlaşıldığı gibi, Müslümanlar tarihte hiç bir zaman "bozguncu" olmamış, aksine gittikleri her yerde, her millet ve inançtan insana güvenlik ve huzur götürmüşlerdir. (Detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya, Kuran'da Adalet ve Hoşgörü, Kültür Yayıncılık, 2000)

Kısacası, Kuran ahlakının temelini hoşgörü, barış, merhamet oluşturmaktadır ve İslam yeryüzünü bozgunculuktan arındırmayı hedeflemektedir. Kuran'ın hükümleri ve bunların tarihte Müslümanlar tarafından uygulanışı bu konuda hiç bir tartışmaya yer vermeyecek kadar açıktır.





Dipnotlar

1- Karen Armstrong, Holy War, MacMillian London Limited, 1988, p. 25
2- F. Emecen, K. Beydilli, M. İpşirli, M.A. Aydın, İ. Ortaylı, A. Özcan, B. Yediyıldız, M. Kütükoğlu, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi, İstanbul, 1994, s. 467
3- John L. Esposito, The Islamic Threat: Myth or Reality, Oxford University Press, New York, 1992, s. 39
 

İslam Karma Felsefesi ile Niçin Uyuşmaz?


Soru:İslam Karma Felsefesi ile Niçin Uyuşmaz?

Cevap:KARMA İNANCI İNSANLARI HUZUR VE MUTLULUĞA GÖTÜRMEZ

Karma felsefesi, insanları bazı olumlu ahlaki özelliklere özendirmektedir ancak bunun yanında birçok sapkın ve batıl inancı da içermektedir. Karma'nın temelini oluşturan bu batıl inançların insanlar için bir kurtuluş yolu olması, insanlara mutlak bir huzur ve güven getirmesi ise kesinlikle mümkün değildir. Tam aksine bu inançlar insanı daha karmaşık bir ruh haline, çarpık bir bakış açısına ve yanlış uygulamalara yöneltmektedir.

Günümüzde insanların büyük bir bölümü, dünya üzerinde yaşanan kaostan, kargaşadan, kavgalardan, sıkıntılardan, insaniyetsizlikten, çekişmelerden, samimiyetsizliklerden, bencilliklerden ve yalancılıktan uzaklaşmanın, huzur, güven ve barış içinde bir hayat kurmanın yollarını aramaktadır.

Bu amaçla bir arayış içine giren bazı kişiler özledikleri huzur ve mutluluğu, Hinduizm ve Budizm gibi dinlerde bulabileceklerini zannederler. Doğu dinlerinin gizemli ve mistik havası, meditasyon benzeri uygulamaları ve bu dine mensup olan kişilerin tavırlarındaki, giyimlerindeki, konuşmalarındaki ve ibadet şekillerindeki farklılık birçok insanın bu dinlerden etkilenmesine neden olmaktadır. Ancak Hinduizm ve Budizm gibi inançlar, her ne kadar bazı güzel ahlak mesajları içerseler de, hak din değildirler. Son zamanlarda ülkemizde de gündeme gelen Karma inancı da, bu batıl dinlerin önemli bir özelliğidir. Karma felsefesi, insanları bazı olumlu ahlaki özelliklere özendirmektedir ancak bunun yanında birçok sapkın ve batıl inancı da içermektedir. Karma'nın temelini oluşturan bu batıl inançların insanlar için bir kurtuluş yolu olması, insanlara mutlak bir huzur ve güven getirmesi ise kesinlikle mümkün değildir. Tam aksine bu inançlar insanı daha karmaşık bir ruh haline, çarpık bir bakış açısına ve yanlış uygulamalara yöneltmektedir.

Karma İnancının Temel Özellikleri

Karma inancı hiçbir delile dayanmayan, Allah'ın vahyettiği bir kutsal kitabı olmayan, yalnızca insanların uydurduğu fikirlerden oluşan bir felsefedir. Böyle bir felsefeyi bir ortaokul öğrencisi bile rahatlıkla meydana getirebilir. Hatta bu ve benzeri çok sayıda felsefe üretebilir. Üstelik böyle bir felsefeyi üretmek için bir bilgiye ve zamana da ihtiyaç yoktur; yarım saat dahi böyle bir "dayanaksız inançlar" bütününü o-luşturmak için yeterlidir. Çünkü Karma felsefesinde herhangi bir akılcılık iddiası yoktur. Bu durumda delilden yoksun, üstelik mantık dışı bir felsefeye uymak, onun hayali kurallarını yaşama geçirmeye çalışmak ne derece mantıklıdır?
İşte bu yazıda kısaca Karma ve benzeri inançlara uymanın ve onlar doğrultusunda yaşamanın mantıksızlığı, delilleriyle ele alınacaktır.
Karma felsefesinin temel dayanak noktaları, reenkarnasyon (insanların öldükten sonra tekrar dünyaya geldiklerine olan inanç), dünya hayatının sonsuz olduğu yanılgısı, ahiret hayatına ve herşeyin bir kader ile yaratılmış olduğuna iman olmamasıdır. Allah’ın Kuran’da bize bildirdiği gerçeklere ve inançlara tamamen ters olan bu sapkın inanışlar, insanların hak olan yoldan sapmalarına neden olan ana noktalardır.

Reenkarnasyon hiçbir ilahi kaynağa dayanmayan batıl bir inançtır. Ancak sadece Hint dinlerinde değil, dünyanın her yerinde reenkarnasyona inanan, daha doğrusu reenkarnasyonun doğru olmasını isteyen insanlar bulunmaktadır. Bunun nedeni, dine inanmayan, ahiretin varlığını inkar eden, ölümden sonra yok olmaktan veya sonsuza kadar cehennemde kalmaktan korkan insanların, reenkarnasyonu, bu korkularını yenmek için bir çıkar yol olarak görmeleridir. Çünkü reenkarnasyon inancının temelinde de ölümden korkmamak gerektiği ve insanın yeniden doğuşlarla arzularına ulaşabileceği yönünde gerçek dışı bir telkin yatmaktadır.

Oysa Kuran'da ölümün ve dirilişin bir kez olduğu bildirilmektedir. Her insan dünyada sadece tek bir hayat yaşar, bu hayatından sonra ölür ve ölümünden sonra tekrar diriltilerek, dünyada tüm yapıp ettiklerine göre sonsuza kadar cennette veya cehennemde kalmayı hak eder. Yani insanın bir dünya hayatı, bir de sonsuza kadar yaşayacağı ahiret hayatı vardır. İnsanların öldükten sonra dünya hayatına geri dönemeyecekleri Kuran'da şöyle olarak bildirilmektedir: Yıkıma uğrattığımız bir ülkeye (tekrar dünya hayatı) imkansız (haram)dır; hiç şüphesiz onlar, (dünyaya) bir daha geri dönmeyecekler.” (Enbiya Suresi, 95)

Sapkın inanç

Hinduizm'e göre insan, her dünyaya gelişinde, bir önceki hayatındaki yaşamına göre farklı bir kastta doğar. Her insanın hangi kastta doğacağının ise, bir önceki hayatında yaptıkları ile belirlendiğine inanılır. Örneğin bu hayatında köle olarak yaşayan bir insan, eğer iyi davranışlarda bulunursa, Karma iddiasına göre bir sonraki hayatında bir üst kastta doğacaktır. Bazı Budist kaynaklarda ise ölüm sonrası hayatla ilgili olarak şu bilgilerin verildiği görülmektedir:

Yeniden doğum, ister cennette ister cehennemin muhtelif katmanlarından birinde gerçekleşmiş olsun, söz konusu bu mekanlardaki var-oluşlar aynen yeryüzündekiler gibi geçicidir, ebedi değildir. Ferdin bu mekanlardaki kalış süresi, Hinduizm'de olduğu gibi, onun yeryüzünde iken yaptığı iyilik ve kötülüğün miktarına bağlıdır… Cennet ve cehennem ve ferdin yeryüzündeki fiillerinin karşılığını gördüğü geçici varoluş katmanlarından başka bir şey değildir. (Dr. Ali İhsan Yitik, Hint Kökenli Dinlerde Karma İnancının Tenasüh İnancıyla İlişkisi, s.130-131)

Çelişkiler ve Mantıksızlıklar

Görüldüğü gibi, Karma'ya göre insanların yaptıklarının karşılığını bulduğu bir tür cennet ve cehennem inancı vardır. Ancak, hak bir dine ait olmadığı için bu inançta birçok çelişki ve mantıksızlık bulunmaktadır. Herşeyden önce, hak dinde bildirildiğinin aksine, cennet ve cehennemin sonsuz değil, geçici olduğu iddia edilir. En mantıksız yönü ise, tüm bu sistemin kendiliğinden işlediğine inanılmasıdır. Yani bu inançta ne dünya hayatını ne de cennet ve cehennemi yaratan, insanlara yaptıklarının karşılığını veren bir Yaratıcı’nın varlığı kabul edilmez. Bu, son derece mantıksız ve kabul edilmesi imkansız bir iddiadır. Bir yaratıcı güç, adaletle hükmeden, cenneti ve cehennemi yaratmaya güç yetiren yüce bir kudret olmadan, insanların cennet ve cehenneme gidecekleri iddiası, akıl ve vicdanla kabul edilemez. Oysa, Allah Kuran'da insanların kısa bir süre dünyada yaşadıktan sonra, sonsuza kadar "asıl yurtları" olan ahirette kalacaklarını bildirmektedir. Kuran'da tarif edildiğine göre asıl geçici olan yer dünya hayatıdır. Her insan ortalama 50-60 yıllık dünya hayatı boyunca tüm yaptıklarının karşılığını cennette veya cehennemde alacaktır. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilir:

Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır'. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi.” (Ankebut Suresi, 64)

Tek Rehber: Kuran

Yeryüzünde birçok fikir, felsefe ve inanış vardır. Bunların pek çoğu hem birçok batıl ve tehlikeli inanç, düşünce ve uygulamaya hem de kısmen güzel özelliklere sahiptir. Örneğin Karma inancı gerçekte birçok sapkın ve batıl inancı içinde barındırmaktadır. Bir yandan da insanların güzel ahlak içinde yaşamalarını teşvik edecek bazı özelliklere sahiptir. Ancak, neyin gerçekten iyi ve neyin gerçekten kötü olduğunu ayırt etmenin tek yolu, Allah'ın tüm insanlığa tek rehber olarak gönderdiği Kuran'a bakmaktır. Örneğin bu yazıda Karma'daki reenkarnasyon inancı eleştirilirken, Kuran ayetleri rehber olarak alınmıştır. Çünkü Allah'ın kitabı dışındaki kaynaklar insan düşüncesinin ürünleridir ve mutlak doğru olmaları mümkün değildir. Tek mutlak doğru Allah'ın kitabıdır. Onun dışında kaynaklara dayanarak bir hayat kuranlar yanılgıya düşmekten kendilerini uzak tutamazlar. Allah Kuran'ın doğruyu yanlıştan ayırt eden (Furkan) özelliği ile ilgili olarak bir ayette şöyle buyurmaktadır:

Bundan (Kuran'dan) önce (onlar) insanlar için bir hidayet idiler. Doğruyu yanlıştan ayıran (Furkan)ı da indirdi. Gerçek şu ki, Allah'ın ayetlerini inkar edenler için şiddetli bir azab vardır. Allah güçlüdür, intikam alıcıdır.” (Al-i İmran Suresi, 4)

Sonuç

Kuran insanları kurtuluşa götüren, onları ölümden sonraki sonsuz hayatları için uyaran, doğru yolu gösteren, Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmak isteyenler için rehber olan tek kitaptır. Ve Kuran'da tebliğ edilen İslam dini, Allah'ın insanlar için seçtiği tek dindir. Allah bir ayette bu gerçeği şöyle bildirmektedir:

Kim İslam'dan başka bir din ararsa asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır.” (Al-i İmran Suresi, 85)

Kendilerine yol gösterici olarak Karma inancı gibi hak olan din dışında kanunlar, kurallar, efsaneler seçenler çok büyük bir yanılgı içindedirler. Kendileri yaratılmış, hiçbir şeyi yaratmaya güç yetiremeyen, aciz varlıkların veya insanların, isim vererek uydurdukları hayali kanunların kendilerine ne dünyada ne de ahirette bir fayda sağlayamayacağından gaflettedirler. Bu kavramların sahte birer ilah olduğunu ve insanlar arasında adalet dağıtmaya, insanları tekrar dirilterek onların yaşamlarını belirlemeye güçleri olmadığını gözardı etmektedirler. Bu kişiler bilmelidirler ki, insanların tek yaratıcısı, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'tır.


GÜZEL AHLAKIN YAYILMASININ TEK YOLU: ALLAH’A YÖNELMEK

Karma gibi inançlarda veya birçok doğu dininde, hak dinlerden kalan bazı özellikler olduğu açıktır. Ancak bu dinler zaman içinde gelenek ve göreneklere, atalardan kalma batıl inançların karıştırılması ile hurafelerle dolu inançlara dönüştürülmüşlerdir. Bir yandan insanları güzel ahlaka ve barışa çağırırlarken, bir yandan da ineklere tapılması, ineğe selam verilmesi, farelerin, maymunların kutsal sayılması gibi birçok akıldışı inancı da barındırmaktadırlar.

Bu nedenle, barış, sevgi, dostluk, huzur gibi güzel ahlak özelliklerini yaşamak, bunların insanlar arasında yayılmasını sağlamak isteyen ve bu isteğinde samimi olan herkesin, Allah'a ve Allah'ın indirdiği, insanlar için yol gösterici olarak seçtiği Kuran'a yönelmesi gerekir. İnsanların sıkıntı duydukları, düzeltmek istedikleri herşeyin çözümü Kuran'da bulunmaktadır. Allah her insanı Kendi seçtiği dine uyduğu takdirde mutlu ve huzurlu olacak şekilde yaratmıştır. Bunu haber veren bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.” (Rum Suresi, 30)

"İnkâr edenler ise; onların amelleri dümdüz bir arazideki seraba benzer; susayan onu bir su sanır. Nihayet ona ulaştığında bir şey bulamaz ve yanında Allah'ı bulur. (Allah da) Onun hesabını tam olarak verir. Allah, hesabı çok seri görendir.(Nur Suresi 39 )

.

Türkiye Kıbrıs konusunda nasıl bir politika izlemelidir?


Soru:Türkiye Kıbrıs konusunda nasıl bir politika izlemelidir?

Cevap:KIBRIS MESELESİ   VE  ANNAN PLANI’NIN PERDE ARKASI

ANNAN PLANI’NIN PERDE ARKASI

Kuzey Kıbrıs'ta gerçek çözüm, KKTC'nin bağımsız bir devlet olarak varlığını koruması, Türkiye ile bağının daha da güçlendirilmesi ve Kıbrıs halkının milli ve manevi bilincini artıracak güçlü politikalar yürütülmesidir.

Son aylarda gündemi meşgul eden Kıbrıs konusu, Türkiye’nin önüne, uzun süredir beklediği AB’ye üyelik için şart olarak konuldu. AB üyeliği ve Kıbrıs iki ayrı konu olmasına rağmen Yunanistan ve İngiltere gibi AB üyesi bazı ülkeler tarafından birbirine bağlantılıymış gibi gösterilerek aynı pakette gündeme getirilmesi ise gerçekte son derece hatalı bir yaklaşım.

Ada, Türkiye için neden önemli?

Kurtuluş Savaşı yıllarında Misak-ı Milli sınırları içinde Kıbrıs da bulunuyordu. Ancak bu tarihte Kıbrıs artık İngiliz egemenliğine geçmiş ve Türkiye Ada üzerinde herhangi bir hak talep edemeyeceğini belirtmişti. Bu nedenle, Türkiye 2. Dünya Savaşı yıllarına kadar Kıbrıs konusundaki gelişmeleri uzaktan izleyebildi.

1821 yılında Yunanistan'da isyanın başlamasından sonra, Kıbrıs'taki milliyetçi Rumların başını çeken Kilise, bir isyan hazırlığına girişir. Fakat dönemin Osmanlı valisi bu isyan planlarını öğrenerek, isyancıların bir kısmını idam eder ve diğerlerini sürgüne gönderir. Bu kişiler 1821 yılı sonlarında Roma'da toplanarak ilk Enosis bildirisini yayınlarlar. Tüm Hıristiyan Krallarına çağrıda bulunarak, Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakı için yardımcı olmalarını isterler. 1878'de Osmanlı Devleti, Rusya'ya karşı diplomatik desteğin bedeli olarak Kıbrıs'ı İngiltere'nin "geçici yönetimi"ne bırakır.

Ada'yı Osmanlı hükümetinden kiralayan İngiltere, 1914 yılında Osmanlı Devleti'nin 1.Dünya Savaşı'na katılmasından yararlanarak, Kıbrıs'ı ilhak eder. Bu yönetim devri, bazı Kıbrıs Rumları arasında Enosis'in gerçekleşeceğine dair umutları artırır. Hatta bu durum, 1915 yılında İngiltere'nin Kıbrıs'ı Yunanistan'a teklif etmesiyle daha da somutlaşır.

Neticede, 1571'den 1914'e kadar, neredeyse 4 asır Türk hakimiyetinde kalan Kıbrıs, bir takım oldu-bittilerle elden çıkar; Kıbrıs ve Kıbrıs Türkleri'nin hayatında yeni bir dönem başlar.

Bu dönem Türkiye'nin NATO'ya girdiği yıllarda (1952) Kıbrıs'ın da Yunanistan'a bağlanma girişimleriyle sonuçlandı. 1950-55 yılları arasında Türkiye'nin Kıbrıs politikası, İngiltere yönetiminin korunması, bu statüde değişiklik olacaksa Türkiye'nin de söz sahibi olması gerektiği yönünde şekillenmiştir. 1958-60 yılları arasında ABD ve İngiltere, Türkiye ve Yunanistan arasında Kıbrıs'ın taksim edilmesi fikrini gündeme getirmiştir. Türkiye o dönemde İngiltere'nin Ada'da askeri ve siyasal varlığını Türklerin bir güvencesi olarak görmekteydi. Diğer yandan Rumların arasında İngiltere karşıtı haraketlerin artması İngiltere'nin Kıbrıs politikasında değişikliklere yol açtı. İngiltere, Türkiye'nin Ada politikasında söz sahibi olmasını desteklemeye başladı. 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'nde Türkler ve Rumlar görünürde eşit statülerde devlet yönetiminde rol oynamışlardır. Yunan kökenli terör örgütlerinin Kıbrıs Türkleri'nin güvenliğini tehdit etmesi üzerine 1960-74 yılları arasında Türkiye'nin Kıbrıs politikası, Ada'daki soydaşlarımızı "garantör devlet sıfatı" ile korumak olarak belirlenmiştir.

1974 yılındaki Kıbrıs Barış Harekatı ile birlikte daha önce dile getirilen Kıbrıs'ın taksimi konusu fiilen gerçekleştirilmiş olur. Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalesi sonrası Kıbrıs Rum toplumu ve Yunanistan, konuyu milletlerarası platformlara yanlış aksettirmeye çalışmışlardır. Zaman zaman başarılı olan bu Rum-Yunan taktiği karşısında Türkiye ve Kıbrıs Türk toplumu, bir yandan, iki taraflı iki toplumlu bir federasyon fikrini savunurken diğer yandan da uluslararası siyasi temayüllere veya Kıbrıslı Rumların çeşitli adımlarına göre yeni siyasi kararlar aldılar. Bu kapsamda Kıbrıs Özerk Türk Yönetimi, önce Kıbrıs Türk Federe Devleti ve arkasından da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne dönüştü. Son zamanlarda Kıbrıs Rum halkının Avrupa Birliği'yle birleşme yönünde almış olduğu kararlar konuya yepyeni bir boyut kazandıracak mahiyettedir.

Kıbrıs Rum Bölgesi'nin AB'ne üye olması, bir taraftan Yunanistan açısından Enosis'in gerçekleşmesi anlamına gelmekte iken; diğer taraftan Kıbrıs sorununun taraflarından birisinin birleşik Avrupa devletleri arasında yer alacağı manasındadır. Böyle bir gelişmeye seyirci ve sessiz kalamayacağını açıklayan Türkiye ve KKTC, bu durumun gerçekleşmesi halinde Kıbrıs Türk Bölgesi'nin de Türkiye ile birleşeceğini ve bütünleşeceğini ilan etmişlerdir.


Kıbrıs İçin Gerekli Siyasi Tavır

BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın son olarak hazırlayıp her iki ülke temsilcilerine göndermiş olduğu yaklaşık 150 sayfalık belgede KKTC için çok ciddi riskler bulunuyor. Hazırlanan belgede Kıbrıs Türkleri’nin egemenliğinin yer almaması, belgenin olduğu haliyle kabul edilmesi durumunda adada yaşayan Türkler’in en fazla 3 ila 5 yıllık bir süre içerisinde azınlık olarak nitelendirilip o şekilde bir muameleye maruz kalma durumlarının bulunması, Annan’ın raporunu kabul edilemez bir hale sokuyor. Ayrıca belgede belli bir orandaki Rum vatandaşlarının KKTC’ye ait bölgelere yerleştirilmesi de teklif ediliyor. Böyle bir durumda ise Türklerle Rumlar arasında 1960 yılında yapılan antlaşmada iki ayrı topluluk statüsünü korumak için alınmış bütün tedbirlerin ortadan kalkması ihtimali söz konusu. Daha kötüsü ise, iki halkın güvenle yaşayabileceği uygun zemin hazırlanmadan karma bir toplum modelininin uygulanmaya çalışılmasının geçmişte olduğu gibi çok zararlı sonuçlar doğurabilmesi ihtimalidir.

Böyle bir anlaşma hayata geçirildiğinde, pek çok Kıbrıs Türkü evinden ve işinden olacak, huzursuzluğa ve sıkıntıya maruz kalacaktır. Adada 1974'ten bu yana süren ve artık oturmuş olan yerleşimleri dağıtmak, insanları evlerinden çıkarmak, dirlik ve düzenlerini bozmak, kimseye yarar getirmez.

Türkiye'nin bu konudaki politikası, Milli Güvenlik Kurulu'nda da son derece isabetli bir biçimde ifade edildiği gibi, Kuzey Kıbrıs'lı Türklerin güvenliğini öncelikli amaç olarak belirlemek ve KKTC yönetimine destek olmak esaslarına dayanmalıdır. Kıbrıs Türk halkı, Türkiye'nin bir parçasıdır. Kıbrıs davası, milli davadır. Kahraman Türk Ordusu, 1974'teki Kıbrıs Barış Harekatı ile adadaki soydaşlarımızı radikal Rumların soykırım emellerinden korumuştur. Bu gerçekler hiçbir zaman gözardı edilemez. Adada Türk tarafını dezavantajlı duruma düşüren ve dahası güvenliğini riske eden çözümlere itibar edilemez.

Kıbrıs, Türkiye açısından büyük stratejik önem taşıyan bir noktadır. Kıbrıs üzerindeki denetimini yitiren bir Türkiye, Akdeniz'e çıkış imkanını da yitirmiş demektir.

Son yapılan MGK toplantısından da çıkan karar doğrultusunda Türkiye, Denktaş’ın ısrarla üzerinde durduğu, adada iki ayrı devlet bulunduğu gerçeğinin kabul ettirilmesi için çalışmalıdır. İki ayrı devletin oluşturacağı ortaklık devleti, dış ilişkilerde müstakil kararlar verebilecek, iç işlerde ise birbirlerinden bağımsız olacaktır.

Ayrıca Türkiye’nin garantörlüğünün de devam etmesi şarttır.

Annan Planı Neden Sakıncalı?

BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın, hazırlamış olduğu rapor detaylı biçimde incelendiğinde, Türkiye’nin ve KKTC'nin ihtiyatlı tavrının haklılığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Görüşmelere zemin olması istenen raporda göze çarpan en ciddi sakıncalar Milli Güvenlik Kurulu toplantısında da ele alınmış ve ancak bunların düzeltilmesi durumunda Kıbrıs’ta muhtemel bir çözümün olabileceği vurgulanmıştır. Annan Raporu’nun Kıbrıslı Türklerin ve Türkiye’nin aleyhinde sonuçlar doğurabilecek yönleri şöyle sıralanabilir:

1. Raporda her iki ülke için sunulan haritaların kabul edilmesi durumunda, Türk kesiminin sınırları 1974 öncesindeki duruma geri dönecektir. Bu, Kıbrıs Türkleri için çok sakıncalı bir durum ortaya çıkaracak, örneğin Lefkoşa’dan Mağusa’ya gitmek isteyen bir Türk en az 4 kez Rum kontrol noktasından geçmek zorunda kalacaktır.

2. Adadaki Türk askerlerinin sayısının 10 binin altında tutulması, hem Kıbrıs Türklerini hem de Türkiye’yi olası bir tehlike karşısında tehdit altına sokacaktır.

3. 20 yıl içinde 60 bin Rum’un Kuzey Kıbrıs’a yerleştirilmesi öngörülmüştür. Bu, Türk topraklarının dörtte birinden fazlasının Rum tarafına verilmesi, Kıbrıs’ın en stratejik bölgelerinin ve en verimli tarım arazilerinin Rumlara terk edilmesi, ayrıca 60 bin Kıbrıslı Türk’ün yerlerini yurtlarını bırakarak göçmen durumuna düşürülmesi demektir. Bu soydaşlarımızın nasıl yeniden yerleştirileceği, yaşayacakları mağduriyetlerin nasıl giderileceği, kayıplarının nasıl karşılanacağı soruları yanıtsızdır.

4. Türkiye’nin garantörlük haklarının ortadan kalkması veya kapsamının daraltılması da yine Türkiye ve Kıbrıslı Türkler için güvenlik açısından büyük sakıncalar içermektedir.

Bu nedenle KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş'ın Annan Planı karşısındaki eleştirel tavrı son derece haklıdır. Nitekim devletimizin yetkili makamları da Annan Planı'nın sakıncalarının bilincindedir ve bu nedenle Sayın Denktaş'a destek vermektedirler.

Sayın Denktaş, üzerine düşen ağır sorumluluğu yerine getirmeye çalışırken Kıbrıslı Türklerin hakları kadar onları kurtarmak için canını vermiş olan şehitlerimizin de hatırasını düşünerek hareket etmektedir. Aynı bilincin sadece belirli bir kesim değil, tüm Kuzey Kıbrıs halkı tarafından paylaşılması gerekir.


Lefkoşa Mitingleri ve Kimlik Erozyonu

Kıbrıs'ta yaşanan son gelişmeler, adadaki Türk toplumunda milli bilinç konusunda ciddi bir çözülme olduğu izlenimi vermektedir. Geçtiğimiz aylarda, Kıbrıs Türk Ticaret Odası’nın önderliğinde “ortak vizyon“ adlı oluşuma dahil 92 sivil toplum kuruluşunun katılımıyla Lefkoşa'da düzenlenen mitinglerde, "çözüm" çağrısı yapılmış, ancak haklı gibi gözüken bu çağrının altında bazı vahim mesajlar da verilmiştir. Mitinge katılanlar, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin varlığına dolaylı da olsa karşı çıkmışlar, adada Rumlar ile ortak bir yönetim kurulması ve Birleşmiş Milletler'in öne sürdüğü -ve Türk tarafının çıkarlarını gözetmeyen- planın itirazsız kabul edilmesi çağrısında bulunmuşlardır. Atılan sloganlarda "Avrupa Birliği vatandaşlığı" ön plana çıkmış, "Müslüman Türk" kimliği üzerinde en ufak bir vurgu yapılmamıştır. Mitinglerin sembolik manzarası da dikkat çekicidir: Sayın Denktaş'ın Bayrak Televizyonu'ndaki açıklamalarında da vurguladığı gibi, mitinglerde hiç KKTC bayrağı açılmamış, Türk bayrağı dalgalandırılmamış, bunların yerine Avrupa Birliği bayrakları tercih edilmiştir. Hatta son mitingde 1974 öncesinde var olan, Rum egemenliğindeki birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı açılmıştır ki, her ne kadar tepki üzerine indirilmişse de, bu hareket adadaki "Türk kimliği"nin devamı açısından endişe verici bir görüntüdür...

Bu mitinglere katılanların sayısının 30 bine kadar çıktığı yönünde tahminler vardır. Adanın Türk nüfusunun 150 bin civarında olduğu düşünülürse, bu rakamın oldukça kayda değer bir sayı olduğu görülebilir. Bu mitingleri ve bunlara katılan kitleyi görmezden gelmek, mümkün değildir.
Yapılması gereken, ortada ciddi bir "kimlik erozyonu" olduğu gerçeğini kabul etmek ve bunun çözümlerini aramaktır.
Bir kimlik erozyonunun yegane çözümü ise, o kimliği oluşturan değerlerin güçlendirilmesinden geçmektedir.


Kıbrıs İçin Kültür Kampanyası

İçinde yaşadığımız devir, dünya tarihinde daha önce bir benzeri bulunmayan "globalleşme" çağıdır. Basın, televizyon, internet, sinema gibi kitle iletişim araçları, dünyanın dört bir yanını birbiriyle her an buluşturmaktadır. Kültürler, daha önce hiç olmadığı kadar birbirleriyle içiçe girmiş durumdadır.

Böylesine bir dünyada bir milletin varlığını koruması için, hem global değerleri ve araçları benimsemesi, hem de kendi milli değerlerini çok iyi muhafaza etmesi gerekir. Bunun yolu ise, modern çağın araçlarını ve yöntemlerini kullanarak, milli ve manevi değerlerin yüceltilmesidir. Global kültürün öncüsü olan ABD bu politikayı kendi açısından oldukça bilinçli bir şekilde yürütmektedir: Amerikan filmlerinde çok yoğun biçimde gözlemlenen Amerikan milliyetçiliği herkesin malumudur. 11 Eylül'ün hemen ardından tüm ABD'ye Amerikan bayrakları, Amerika'nın milli ve dini değerlerini, Allah'a güvenini ifade eden sloganlar egemen olmuştur. Başta Başkan Bush olmak üzere, devlet adamları, verdikleri mesajlarda Amerika'nın milli ve dini değerlerini sürekli ön plana çıkarmaktadırlar.

İşte milli ve manevi değerleri yücelten böyle bir kültür kampanyasının, "kültürel erozyon" tehlikesiyle karşı karşıya kalan her yerde, özellikle de Kuzey Kıbrıs'ta ivedilikle başlatılması gereklidir. Kuzey Kıbrıs Türkü; sahip olduğu Türk kimliği, Müslüman kimliği ve Osmanlı mirası konusunda modern kitle iletişim araçlarıyla bilinçlendirilmelidir. Müslüman-Türk kimliğinin neden bir gurur ve şeref vesilesi olduğu, bu kimliği taşıyan insanların asırlar boyunca tüm dünyaya nasıl nizam verdiği anlatılmalıdır.

Bu kampanya çerçevesinde, Türk milli ve manevi değerlerini Kuzey Kıbrıs halkına daha güçlü bir biçimde yerleştirmek için:
Kıbrıs'ın tüm gazete ve dergilerinde ve Kıbrıs televizyonu Bayrak TV'de yoğun bir kültürel seferberlik yürütülmeli; Türk tarihi, Osmanlı tarihi, Müslüman-Türk ahlakı, 1974 öncesinde Kıbrıs'ta yaşanan olaylar, 1974'teki Barış Harekatı'nın Kıbrıs halkına kazandırdıkları gibi önemli konular; açık, anlaşılır, düzeyli ve kaliteli yazı ve yapımlarla halka anlatılmalıdır.
KKTC'nin dört bir yanında konferanslar düzenlenmeli, üstte sayılan konular halka yüz yüze anlatılmalı, halkın bu konudaki görüşleri değerlendirilmeli, soruları yanıtlanmalıdır.

Kuzey Kıbrıs halkını, mevcut yönetime küstüren birtakım hatalı politikalar ve uygulamalar varsa, bunlar da bir an önce düzeltilmeli, halkın KKTC'ye ve Türkiye'ye olan güvenini perçinleyecek sosyal politikalar geliştirilmeli, insanların sorunlarına çözümler getirilmeli, halk bu çözümleri "Güney'le entegrasyon"da aramaktan kurtarılmalıdırlar.

Bu konularda devletimizin ve KKTC'nin sivil toplum örgütleriyle işbirliği yapması gerektiği ise açıktır. Devletimiz kuşkusuz gerekli politikaların belirlenmesi ve uygulanması konusunda gerekeni yapacaktır, ancak kültürel kampanyalar en iyi ve etkili biçimde gönüllü sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülebilir. Bu konuda tecrübe ve birikim sahibi olan vakıf ve dernekler, göreve çağrılmalı ve desteklenmelidir. Eğer bu çalışmalar başarılı ve etkili bir biçimde yürütülür, devletimiz bunun için gerekli desteği sağlarsa, o zaman Kuzey Kıbrıs'taki "kültür erozyonunun" da kısa sürede önü alınacaktır. Ve Kuzey Kıbrıslı soydaşlarımız, kendilerini Avrupa Birliği bayrağı açmaya iten yanılgıdan sıyrılarak, yeniden Ay-Yıldız altında onur, mutluluk ve güven bulacaklardır.


Annan Planı’nın Perde Arkasında Ne Var?

Annan Planı’nın bu derece taraflı olmasında şüphesiz Kıbrıs topraklarının İsrail'in "Tevratsal Sınırlar"ı içinde yer alması da etkili olmuştur. Daha doğrusu hem bu nedenle, hem de Filistin'e yönelik stratejik öneminden dolayı Kıbrıs, Siyonistler için tarih boyunca önemli bir konuma sahip olmuştur. İsrail'in kurulmasından önce Filistin'e giden bir basamak, İsrail kurulduktan sonra da askeri yönden ve istihbarat açısından değerli bir koz olarak görülmüştür.

Kıbrıs'a yönelik Yahudi ilgisinin ilk somut örneği, Osmanlı'nın Kıbrıs'ı fethi sırasında görülür. Çetin Yetkin'in “Türkiye'de Yahudiler” adlı kitabında yazdığına göre, o dönemde Saray'da danışman olarak bulunan eğitimli bir Yahudi olan Yasef Nassi "Kıbrıs Kralı" olabilmek istemiştir. Bundaki amacı ise, adanın "bir Yahudi yerleşim merkezi haline getirilmesi"dir. Yasef Nassi'den sonra adaya merak saran bir başka Yahudi, 19. yüzyılın sonlarında İngiltere Başbakanlığı koltuğuna oturan Benjamin D'Israeli olur. D'Israeli, çok sayıda Romanyalı Yahudi'nin Kıbrıs'a transfer edilmesini sağlar.

Ancak Kıbrıs'ın Yahudiler açısından taşıdığı önem, asıl olarak Siyonist hareketin ada üzerindeki talepleriyle ortaya çıkar. Siyasi Siyonizm'in kurucusu Theodor Herzl, Kıbrıs ile ilgili düşüncelerini Siyonist hareketin finansörlerinden Lord Rothschild'e Temmuz 1902'de şöyle dile getirir:

“Kıbrıs'ı düzene sokmalıyız ve bir gün İsrail'in üzerine gitmeliyiz ve kuvvetle almalıyız. Kıbrıs'tan Müslümanlar gider, Rumlar iyi bir fiyata topraklarını satar, Atina'ya veya Girit'e göç eder. Filistin Yahudiler için çok küçük, bu nedenle Filistin'e yakın bir yer sağlamamız gerekiyor. Filistin'e Kıbrıs ve El Arish de dahil edilmelidir.” (Şükrü Gürel, Siyonist Plan ve Kıbrıs Milletlerarası Müstemleke Türk Yıllığı 1979, ss. 83-95)

Bu doğrultuda, Kıbrıs'taki Yahudi nüfusunu artırmak için çeşitli yöntemler denenir. 1897'de İngiliz Hükümeti'nin isteğiyle JCA (Jewish Colonization Association - Yahudi Kolonileşme Birliği), İngiltere'den 33 Rus Yahudi ailesini 3 koloni kurarak Kıbrıs'a yerleştirir.

1900-1906 yılları arasında da Siyonist önderlerden Warburg, Kıbrıs'ta Yahudi zirai yerleşimi ve köyleri oluşturulması konularıyla yakından ilgilenir ve JCA'yı bu amacında destekler.

İlerleyen yıllarda da Siyonist hareket, Kıbrıs'ı müstakbel topraklarına katma planları yapar. Roger Garaudy, bu planlara şöyle değiniyor:

“Daha 1937'de Ben Gurion, İsrail'in sınırlarını Kitab-ı Mukaddes'ten bakarak çiziyordu. Ona göre İsrail toprağı beş bölümden meydana geliyordu: Litani'ye kadar Güney Lübnan. Bu bölüme Ben Gurion 'Batı İsrail'in kuzey kısmı' diyor. Güney Suriye, Ürdün, Filistin, ki buna da 'İngiliz manda toprağı' diyor. Ve Sina. Ben Gurion kuzey sınırının da Suriye'nin Humus şehri yakınlarından geçmesini istiyordu. Zira (Tevrat'ın) 'Sayılar' kitabına göre (34/1-2-8), buranın 'Kenan' ilinin kuzey sınırı olması lazımdı. 'Kitab'a daha çok bağlı Siyonistler ise 'Hama' şehrinin bugünkü 'Halep' olduğunu ileri sürüyorlardı. Diğer bazıları ise bu şehrin Türkiye'de bulunduğunu iddia etmekteydiler... Haham Adin Shteinsalz, 'İsrail'in Kıbrıs adası üzerindeki tarihi hakları'ndan söz etmişti. 1956'da Ben Gurion, İsrail Meclisi'nde alkışlar arasında Sina'nın 'David ve Solomon krallarının krallığına ait' olduğunu ilan etmişti...” (Roger Garaudy, Siyonizm Dosyasi, ss. 31-32)

Kıbrıs üzerinde o dönemdeki en kapsamlı, en ayrıntılı ve en ırkçı Siyonist plan ise 1939'da yapıldı. Kıbrıs uzmanı, Dışişleri eski Bakanı Şükrü Gürel'in bildirdiğine göre, "Yahudi Sorununa Bir Çözüm" adını taşıyan bu plan, 11 Mart 1939'da üç Yahudi lider tarafından İngiltere Başbakanı Neville Chamberlain, Sömürgeler Bakanı Anthony Eden ve Amirallik 1. Lord'u Winston Churchill'e sunuldu. Gürel şöyle yazar:

“Bu plana göre Kıbrıs'taki Rum nüfusu boşaltılarak Selanik'in bir bölgesine yerleştirilecekti. Selanik'teki Yahudiler ise Kıbrıs'a aktarılacaktı. Böylece Kıbrıs'ta Yahudilere yer açılacak ve Selanikli Yahudiler, Kıbrıs'ta oluşacak yeni Yahudi topluluğunun çekirdeğini oluşturacaklardı. Tüm transfer giderleri Yahudi finansörler tarafından karşılanacaktı. Rumlar da Selanik'e transfer edilerek "Enosis" fikri yerine getirilmiş oluyordu. Bu yolla Rumlar da memnun ediliyordu. 1939'dan başlayarak Kıbrıs'ta Yahudi göçü kanunlaştırıldı ve uygulamaya geçildi.” (Sükrü Gürel, Siyonist Plan ve Kibris Milletlerarasi Müstemleke Türk Yilligi, 1979, ss. 83,95)

2. Dünya Savaşı sonunda da Kıbrıs, Filistin'e Yahudi transferinde bir aracı işlevi gördü. İngiltere, Avrupa'dan Yahudileri zorla gemilere bindirerek Kıbrıs'taki toplama kamplarına yolladı. Toplam sayıları 1946'dan 1948'e kadar 51.500 kişiydi. İsrail kurulunca bunlar topluca İsrail'e göç ettirildiler. Avrupa'dan getirilip Kıbrıs'a yerleştirilen bu Yahudiler, burada düzenli gruplar halinde eğitilmeye başladılar. Çoğu Araplarla savaşmak için kurulan silahlı Siyonist örgüt Haganah'a katıldı.

İsrail kurulduktan sonra da Kıbrıs Mossad açısından çok önemli bir yer haline geldi. Ronald Payne Israel's Most Secret Service (İsrail’in En Gizli Servisi) adlı kitabında şöyle yazıyor:

Hiç şüphesiz, Mossad ajanları Kıbrıs'ta çalışır haldeydi. Bu ada, II. Dünya Savaşı'nda istihbarat ve planlama konularında coğrafi bir merkez oluşturuyordu... Öbür taraftan da Kıbrıs'ta istihbarat servisine haber sağlayan bir İsrail büyükelçiliği vardı ki, Arap dünyasına yakın yerdeki Ada'yı dinleme merkezi olarak kullanıyordu. (Bilim Araştırma Vakfı, Kıbrıs İçin Gerçek Çözüm, 2003, İstanbul)

21 Eylül 1986 tarihli Nokta'da ise bu konuda şöyle yazılıyordu:

“Ada'da, Ada halkından çok casus yaşıyor ve bunların çoğunluğu da Mossad ajanları. Kıbrıs, İsrail'in bölgedeki gözü ve kulağı niteliğindeki en önemli organı durumunda. Mossad'ın yüzlerce casusu adada faaliyet gösteriyor... Ayrıca İsrail Larnaka ve Limasol limanları aracılığıyla Lübnan'daki Falanjistlere silah yardımında bulunuyor.”

Rıbhi Halloum'un, Palestine Through Documents (Belgelerle Filistin) adlı kitabında bildirdiğine göre, (sf. 61-62) Güney Kıbrıs Mossad'ın ana faaliyet alanlarından birini oluşturuyordu. 1972 ile 1988 arasında Mossad Güney Kıbrıs'ta dört önemli cinayet işlemişti.


Annan Planı’nın Perde Arkasında Ne Var?-2

Hürriyet'in 16 Mart 1981 tarihli sayısındaki bir haberde ise şöyle yazıyordu: “Güney Kıbrıs'ı üs haline getiren İsrail Gizli Servisi bazı üst düzey Rum liderlerinin de ortaklığı ile Lefkoşe'de bir şirket kurdu. Şirketin adı: Securities Services Ltd... Adresi ise, Archbishop Makarios Caddesi No: 15, Lefkoşe. Ticaret Yasası hükümlerine göre kurulmuş yasal bir ticari şirket... Bu şirket güvenlik ihtiyacı içinde olanlara özel muhafızlar sağlıyor. Bir Rum gazeteci ele geçirdiği belgelerle, bu şirketin gerçekte İsrail Gizli Servisi'nin bir kolu olduğunu açıklayıverdi... Mossad Ortadoğu'ya yönelik tüm istihbaratı bu şirket yoluyla sağlıyordu. Bu Mossad ajanı 'Rum pazarlamacılar' Arap ülkelerini dolaşıyorlar. Milyarder Arap şeyhlerine, hayatlarını korumak için çok iyi eğitilmiş muhafızların gerekliliği konusunda ikna edici sözler söylüyorlar. Milyarder Araplar, 'Ben kendi güvenliğimi kendim seçtiğim ya da kendi yetiştirdiğim muhafızlarla sağlarım' dedi mi, başka ikna yöntemlerini sahneliyorlar... Örneğin suikast girişimi filan gibi... Amaç milyarderi öldürmek değil tabii... Çevresindeki muhafızların beş para etmediğini ona göstermek ve hayatının tehlikede olduğuna inandırmak. Ardından çok yüksek ücretlerle korunmasını üstlenmek. Sonrası kolay, Amerika, İngiliz, Fransız, Avusturyalı çok özel koşullarla eğitilmiş korumalar artık milyarder Arapların yakın çevresindeler. Bu korumaların uyrukları değişik ama, aslında tümü İsrail asıllı. Dahası, İsrail Gizli Servisi'nin en yetenekli, en gözde ajanları.”

Tüm bunlar, Kıbrıs Rum Kesimi'nin pek çok açıdan İsrail için bir "koz" olduğunu göstermektedir. Bu nedenle de İsrail, çeşitli yöntemlerle Rumları desteklemiştir. Makarios döneminde kurulan "iyi ilişkiler", İsrailli 30 uzman gerilla eğitimcisinin Kıbrıs'ta ada Rumlarını gerilla savaşı konusunda eğitmesiyle gelişmiştir.

İki taraf arasındaki ilişkiler halen devam etmektedir. Buna silahlandırma da dahildir. 29 Şubat 1996 tarihli Milliyet'te yer alan "İsrail savaş sanayi yetkilileri, Rum temsilciler Meclisi Savunma Komitesi üyeleriyle temas kurarak, İsrail'in silah deposunu kendilerine açabileceğini bildirdiler" şeklindeki haber, bunun bir işaretidir.

Öte yandan ABD'de Kıbrıs sorununun "çözümü" için görev alan ve hemen her zaman Rumlardan yana tavır alan isimlerin ağırlıklı olarak Yahudi lobisine bağlı olmaları dikkat çekicidir. Ronald Reagan döneminde 3 yıl Kıbrıs özel sorumlusu olan ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Haas, ABD'nin Kıbrıs Özel Koordinatörü Nelson Ledsky, Carter'ın Kıbrıs konusundaki özel temsilcisi Yahudi Clark Clifford, George Harris, CIA Ortadoğu Masası şefi Ellen Laipson ya da Richard Hoolbroke söz konusu İsrail yanlısı Amerikalı Yahudiler arasında ilk akla gelenlerdir.

Bu arada İsrail, son dönemde Kıbrıs Rum Yönetimi'nin Avrupa Birliği'ne girmesi çabalarına verdiği destekle dikkat çekmektedir. Kıbrıs'taki iki ayrı devleti zoraki bir biçimde birleştirmek ve böylece adayı Rum egemenliği altına sokmak amacını güden bu plan, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın vurguladığı gibi, KKTC'ye karşı tasarlanan bir tuzaktır aslında. İsrail, işte bu planı desteklemektedir. Konu basına şu şekilde yansımıştır:

“İsrail hükümetinin, özel ilgi gösterdiği Kıbrıs sorununun Rum tarafı lehine çözülmesi için, anahtar olarak kabul edilen ülkeler nezdinde girişimde bulunduğu kaydediliyor. Atina, Bonn, Paris ve Washington'daki İsrail büyükelçilerinin Kıbrıs sorunuyla ilgili temaslarda bulunduklarını belirten Simerini, İsrail'in Kıbrıs'ın Avrupa Birliği'ne tam üyelik konusunun ileriye götürülmesinin gerekliliğini savunduğunu yazdı. Tel Aviv'in, Kıbrıs'ın AB'ye kısa sürede katılması yönündeki ısrarının ardında bölgedeki güvenlik sistemini güçlendirme kaygısının yattığı bildiriliyor. Kıbrıs'ın AB üyeliğinin bölgesel güvenlik için uygun olduğu görüşünü taşıyan İsraillilerin... Türkiye'nin adanın kuzey bölümünü veya bütün Kıbrıs'ı denetleyebilecek bir çözüm şekline sıcak bakmadıkları ifade ediliyor. İsrail'in bu planının ardında, Türkiye'nin kendisi gibi bölgesel bir süper güç adayı olmasının yattığı ve Kıbrıs'ta Ankara varlığının yasallaşması halinde Tel Aviv'in bölgeye yönelik bütün planlarının altüst olmasından endişe ettiği kaydediliyor. Bu arada, Atina'daki İsrail büyükelçisinin de yoğun bir faaliyet içinde bulunduğu ve Yunanlı yetkililerle odak noktası Kıbrıs olmak üzere sık sık temaslarda bulunduğu bildirildi.”

Bu arada İsrail, "Türkiye ile yaptığı askeri anlaşmanın Kıbrıs Rum kesimini olumsuz yönde etkilemeyeceği ve güvenliğini tehlikeye sokmayacağı yönünde Rum yönetimine güvence" vermiştir.

Tüm bunlar, İsrail'in Ortadoğu stratejisi içinde Kıbrıs'ın da önemli bir yeri olduğunu göstermektedir. Dahası, İsrail'in, bu hedeflerin ifası için de kendisine ortak olarak Kıbrıs Rum Kesimi'ni seçtiği anlaşılmaktadır. Bu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üzerinde büyük baskılar uygulandığı şu dönemde, göz ardı edilmemesi gereken bir gerçektir.

İşte bu nedenle Kıbrıs konusunda yürütülmesi gereken politika sadece siyasi ve diplomatik boyutta değildir. Ekonomik ve kültürel alanlarda da Kıbrıs Türkü'nü hem sosyoekonomik yönden kalkındırmak hem de milli ve manevi değerlerini güçlendirerek Türkiye'ye ve Müslüman-Türk kimliğine olan bağlılığını perçinlemek gerekmektedir. Bu konuda önemli bir görev de medyaya ve sivil toplum kuruluşlarına düşmektedir. Kıbrıs milli bir davadır ve herkesin bu davada milli çizgide hareket etmesi, devletimizin belirlediği politikalara destek olması gerekir. Kıbrıs Türkü, adadaki varlığını canı gönülden destekleyen, milli ve dini bir kardeşlik duygusu içinde kendisiyle tek yürek olup haklarını var gücüyle savunan bir anavatan görmelidir. Bu ruhu yaşamak ve yaşatmak, milletini ve devletini seven herkesin görevidir.

Gündelik Hayatta Aklınıza Gelen Her Sorunun Cevabını Kuran'da Bulabilirsiniz


Soru:Kuran'a göre  evrim teorisi niçin yanlış ve geçersizdir?

Cevap:KURAN'DA EVRİME DELİL YOKTUR


Evrim teorisi, 19. yüzyılda Charles Darwin'in kendi çalışmaları sonucunda ortaya koyduğu ve insanları Allah'ın yolundan alıkoymak isteyenlerin desteklediği bir yalandan ibarettir. Bu yazı dizisi, evrim teorisinin bir kısım insanların iddia ettiği gibi Kuran ayetleriyle desteklenmediğini, bilakis, Kuran'daki birçok ayetle teorinin tamamen dini inkar mantığı üzerine kurulu olduğunu gözler önüne sermek için hazırlanmıştır.

Evrim ve Yaratılış Kavramlarının Uyuşmazlığı

Materyalist felsefe canlılığın oluşumunu evrim teorisiyle açıklar. Evrim teorisi ile materyalist felsefe birbirini tamamlayan iki düşünce sistemidir. İnkarcılık, tarihin başından bu yana, evrenin ve insanların "yaratılmamış" olduklarını iddia etmiş, bu saçma iddiayı makul gösterebilmek için çeşitli yollar aramıştır ve 19. yüzyılda Darwin'in teorisi ile, bu konuda en büyük girişimini yapmıştır. Bu bilimsel delili olmayan teoriye göre canlılık, bir Yaratıcı olmadan, tesadüfen oluşmuş ve tüm canlılar birbirinden türemiştir.

Evrim teorisinin karşısında ise yaratılış gerçeği yer alır. Bu gerçeğe göre madde sonsuzdan beri var değildir, başıboş da değildir; Allah maddeyi yoktan yaratmış ve düzenlemiştir. Canlılar da yine Allah'ın yaratmasıyla var olmuştur. Evrendeki ve canlılardaki büyük tasarım, hesap, denge ve düzen, bu gerçeğin açık kanıtlarıdır.

Yani evrim teorisine destek vermek Müslüman için söz konusu değildir. Elbette insanlar istedikleri gibi düşünebilir, istedikleri teoriye inanabilirler. Ama ortaya atılma sebebi Allah'ı ve yaratılışı inkar etmek olan bir teori ile "uzlaşmak" mümkün değildir. Böyle bir çabaya girmek, dinin temelinden taviz vermek olur ki, kabul edilmesi mümkün değildir. Nitekim böyle bir girişimin dine zarar vermek anlamını taşıdığını bilen evrimciler, dindarları bu girişime zorlamak için çaba göstermektedirler. Bilimsel tartışmalar yaratılışı savunan bilim adamlarının kesin zaferleriyle sonuçlandığından materyalist çevreler evrimsel yaratılış görüşüne sarılmaktadır. Evrimciler, inanç sahibi kişilerin desteğini alabilmek ve onların evrim teorisi karşısında yaptıkları fikri mücadeleyi zayıflatabilmek için, "evrimsel yaratılış fikri"ni el altından destekleyerek farklı bir yol denemektedirler. İşte bu sinsi destek kimi müslümanların yanlış fikirlere kapılmalarına sebep olmaktadır. Evrimci bilim adamlarından destek almalarıyla, çeşitli nedenlerden dolayı kendileri de evrimcilerin batıl fikirlerine destek vermektedirler. Bir nevi iki görüş arasında bir köprü oluşturulmaya çalışılmaktadır. Müslümanların bu tehlikeli tavizi vermelerinin belli başlı sebepleri vardır.

Neden Bazı Müslümanlar Evrim Teorisini Savunuyorlar?

Darwin gibi günümüzün evrimci bilim adamları da kompleks sistemlerin evrim teorisini büyük bir açmaza soktuğunu bilirler. Ancak bunları dile getirmek yerine demagoji yapmayı, bilimsel delil yerine senaryo yazarak üstün gelmeyi ve türlü aldatmacalarla evrim teorisini sözde bilimsel bir imajla süsleyerek insanlara dayatmayı tercih ederler. Evrimcilerin bilimsellik ya da akılcılık gibi bir endişeleri yoktur. Onlar için önemli olan toplumu evrimin bilimsel bir gerçek olduğuna inandırmak, bunun için de göz boyayıcı bir "bilimsellik" imajı oluşturmaktır. (Detaylı bilgi için bkz. Darwinizm'in Karanlık Büyüsü, Harun Yahya, Vural Yayıncılık)

İşte Müslüman evrimciler de evrim teorisinin bu sözde bilimsel görüntüsünden etkilenirler. Özellikle de Darwinistlerin kullandıkları "evrim teorisine inanmayan dogmatiktir", "evrim teorisine inanmayan bilimsel değildir" şeklindeki asılsız sloganlardan tedirgin olur ve inandıkları gerçekten taviz verirler. Güncellikten uzak bilgilerin, evrim propaganda kitapçığı haline gelen eserlerin etkisinde kalıp, evrimin canlılığın oluşumunu açıklayabilen tek teori olduğuna inanırlar. Bilim dünyasında yaşanan gelişmeleri, evrim teorisindeki çelişkileri ve bu teorinin iddialarının tüm geçerliliğini yitirdiğini bilmediklerinden din ile evrimi bağdaştırmaya çalışırlar.

Evrimcilerin, insanları kendi saflarına çekmek için kullandıkları propaganda yöntemlerinin başında "teori, bilim dünyasının geneli tarafından kabul edilmektedir" söylemi gelir. Bir başka deyişle, evrimciler çevrelerindeki insanlara, kendilerinin daima çoğunluk oldukları ve çoğunluğun da her zaman haklı olduğu yönünde telkind bulunurlar.

Evrimcilerin bu propaganda yönteminin yanlışlığı -kendisi de bir evrimci olan- Boğaziçi Üniversitesi eski felsefe profesörü merhum Arda Denkel tarafından şu şekilde açıklanmıştır:

"Evrim kuramını, çok sayıdaki saygın kişinin, kuruluşun evrimciliği benimsemiş olması mı kanıtlayacak? Yoksa mahkeme kararlarıyla mı doğru kılınacak bu kuram? Doğruluğu sağlayan şey, saygın ve yetki sahibi kişilerce doğru bulunmak mıdır acaba? Bir tarihsel olguyu anımsatmak isterim. Galileo Galilei, döneminin bütün saygın kişilerine, hukukçularına ve özellikle de bilim adamlarına karşı tek başına karşı çıkıp doğru olanı söylüyor ve savunmuyor muydu? Engizisyon mahkemelerinin öbür eylemleri de, ortaya buna benzer görünümler koymamış mıydı? Toplumda saygın ve başat olan çevreleri arkasına almak, ne doğruluk yaratan, ne de bilimsellikle doğrudan ilgili olan bir şeydir." (1)

Konunun bir diğer yönü ise, bugün evrim teorisinin sanıldığı gibi "tüm bilim dünyası tarafından kabul edilen bir teori" olmayışıdır. Son 20-30 yıl içinde, evrim teorisini reddeden bilim adamlarının sayısı hızla artmaktadır. Bunların çoğu evrendeki ve canlılardaki kusursuz tasarımı görerek, Darwinizm dogmasından kendilerini kurtarmaktadırlar.

Kaldı ki, eğer gerçekten evrimciler çoğunlukta olsalar dahi, bunun bir değeri olmaz. Çoğunluğun sahip olduğu anlayışı "mutlaka doğrudur" diye kabul etmek doğru olmaz. Bu gerçeğin evrim teorisini kabul eden Müslümanlar tarafından da biliniyor olması gerekir; Kuran'da bildirildiğine göre, tarihteki pek çok inkarcı topluluk Allah'ı ve dinini inkar etmek için kendilerinin çoğunlukta olduklarını söyleyerek, insanları hak yoldan döndürmeye çalışmışlardır. Allah, bu çarpık mantığa karşı iman edenleri uyarmakta ve çoğunluğa uymanın insanları büyük aldanışlara sürükleyebileceğine şöyle dikkat çekmektedir:

Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler

.' (Enam Suresi, 116)

Tüm müslümanlar Allah'ın ayetleri üzerinde düşünmeli ve inkarcı insanların oyunlarına karşı dikkatli olmalıdır.

MÜSLÜMAN EVRİMCİLERİN GÖZARDI ETTİKLERİ GERÇEKLER

Dün, bazı Müslümanların, evrimcilerin telkinleri altında kaldıklarından ve bilimsel gelişmelerden haberdar olmadıkları için evrim teorisini bilimsel bir gerçek olarak gördüklerinden bahsettik. İşte bu bilgi eksikliği Müslüman evrimcilerin evrim teorisiyle ilgili pek çok gerçeği göz ardı etmelerine neden olur. Gözardı edilen bu gerçeklerin en önemlileri şunlardır:
Empedokles gibi bazı felsefeciler dünyanın, yeryüzü, ateş, hava, su olmak üzere dört elementten oluştuğunu öne sürüyorlardı. 17.yüzyıla ait bu ilüstrasyonda, dört elementin güneş etrafında oluşturduğu daireler sembolize ediliyor.


Evrim Düşüncesi Eski Yunan'dan Gelen Putperest Bir İnançtır

İlk olarak Mısır, Babil ve Sümer gibi Milattan önce yaşamış toplumların batıl dinlerinde rastlanan evrim fikri, buradan Eski Yunan toplumundaki filozoflara geçmiştir.

Miletli Yunan felsefecilerden Empedokles, Thales ve Anaksimenderes'in en önemli iddiaları yine ilk canlıların cansız maddelerden -hava, ateş, su gibi- kendiliğinden oluştuğuydu. Miletli felsefeci Thales tüm hayatın kökeninin "su" olduğuna inanıyordu. Sudan yola çıkarak bitkilerin, hayvanların geliştiğini ve en sonunda da insanın oluştuğunu söylüyordu.(2) Empedokles ise kendisinden önceki düşünceleri birleştirip, temel elementler olarak su, ateş, hava ve toprağı benimsemişti. Bu elementlerin biraraya gelerek vücutları oluşturduklarını düşünmüştü. İnsanın bitki yaşamından gelişmiş olduğuna ve bu sürecin gerçekleşmesinde tek sorumlu etkenin tesadüf olduğuna inanmıştı.(3) (Detaylı bilgi için Bkz. Darwinizm Dini, Harun Yahya, Vural Yayıncılık, 1999)

Dikkatli bakıldığı zaman geçmiş çağların evrimci düşünürleri ile günümüz evrimcilerinin fikirleri arasında çok büyük benzerlikler olduğu görülür. Evrenin başı ve sonu olmadığı yönündeki materyalist düşüncenin ve canlıların tesadüfler sonucu oluştuğunu iddia eden evrimci düşüncenin kökenlerini putperest Sümer kültüründe ya da materyalist Yunan düşünürlerinde bulmak mümkündür.

İşte Müslüman evrimcilerin destek verdikleri evrim teorisinin kökeni bu kadar eksilere kadar uzanan batıl bir anlayıştır. Materyalist düşüncelerle ortaya atılmıştır ve putperest anlamlar içermektedir.

Doğal Seleksiyon ve Mutasyonların Evrimleştirici Bir Gücü Yoktur

Bugün evrim teorisi olarak adlandırdığımız neo-Darwinist model, sözde evrimin gerçekleşmesinde rol oynayan iki mekanizma öne sürer: Doğal seleksiyon ve mutasyon.

Doğal seleksiyon doğal seçilim demektir. Buna göre yaşam mücadelesi içinde güçlü olanlar ve doğal şartlara uyum gösterebilenler hayatta kalırlar, diğerleri ise elenerek yok olurlar. Örneğin bir bölgede hava şartlarının değişerek ısının giderek düşmesi, o bölgede yaşayan hayvan popülasyonları içinde düşük ısılara dayanıksız olan bireylerin ayıklanması anlamına gelir.

Uzun vadede sadece soğuğa dayanıklı olan bireyler hayatta kalır ve popülasyonun tümü bunlardan oluşur. Veya vaşakların saldırı tehditi altında yaşayan tavşanlardan çevreye en iyi uyum sağlayanlar veya en hızlı kaçanlar hayatta kalır ve bu özelliklerini bir sonraki nesle aktarırlar. Ama dikkat edilirse burada yeni bir özellik ortaya çıkmamakta, mevcut hayvanlar farklı bir türe dönüşmemekte, farklı bir özellik kazanmamaktadırlar. Dolayısıyla doğal seleksiyon mekanizması evrimleştirici bir özelliğe sahip değildir.

Bu durumda evrimcilerin elinde geriye sadece mutasyon kalır. Evrim teorisinin iddiasının kabul edilebilmesi için, mutasyonların canlıların genetik bilgisini geliştirmeleri gerekmektedir.

Mutasyon, canlıların genlerinde radyasyon gibi dış etkiler ya da DNA'daki kopyalama hataları sonucu oluşan bozulmalardır. Mutasyonlar elbette ki değişikliğe sebep olabilir, ancak bu değişiklikler hiçbir zaman olumlu yönde olmaz, daima bozucu niteliktedir. Diğer bir deyişle mutasyonlar canlıları geliştiremez, aksine her zaman için canlılara zarar verirler. (Detaylı bilgi için Bkz. Evrim Aldatmacası, Harun Yahya, Vural Yayıncılık) Fransa'nın en ünlü zoologlarından biri olan Pierre Paul-Grassé'nin mutasyonlar hakkında yaptığı yorum, bu noktada oldukça açıklayıcıdır:

Mutasyonlar, zaman içinde son derece düzensiz biçimde meydana gelirler. Birbirlerini tamamlayıcı bir özellikleri yoktur ve birbirini izleyen nesiller üzerinde belirli bir yöne doğru kümülatif (gittikçe artan) bir etkileri olmaz. Zaten var olan yapıyı değiştirirler, ama bunu tamamen düzensiz bir biçimde yaparlar... Bir canlı vücudunda çok küçük bile olsa bir düzensizlik oluştuğunda ise, bunun sonucu ölüm olur. Yaşam olgusu ile anarşi (düzensizlik) arasında hiçbir olası uzlaşma yoktur. (4)

Günümüze kadar gözlemlenmiş tüm mutasyonlar, çoğu zaman zararlı, nadiren de etkisizdirler. Buna rağmen evrimciler dolayısıyla Müslüman evrimciler de-, mutasyonları hala geçerli bir evrimsel mekanizma olarak savunmaya çalışırlar.

Fosil Araştırmaları Yaratılış Gerçeğini Tastik Etmektedir

Evrim teorisinin iddia ettiği senaryonun yaşanmamış olduğunun en açık göstergesi, fosil kayıtlarıdır.

Evrim teorisine göre bir canlı türü, zamanla bir diğerine dönüşmüş ve bütün türler bu şekilde ortaya çıkmışlardır. Teoriye göre bu dönüşüm yüz milyonlarca yıl süren uzun bir zaman dilimini kapsamış ve kademe kademe ilerlemiştir. Bu durumda, iddia edilen uzun dönüşüm süreci içinde sayısız ara türlerin oluşmuş ve yaşamış olmaları gerekir. Ancak günümüze kadar tek bir ara geçiş formu bile bulunamamıştır. Bu, evrimsel bir sürecin hiçbir zaman yaşanmadığı anlamına gelir.

Evrimciler, fosil kayıtlarının evrimi yalanlamasının yanında yaratılış gerçeğine bilimsel bir delil sağladıklarını da itiraf etmektedirler. Örneğin evrimci paleontolog Mark Czarnecki şöyle bir itirafta bulunur:

"Teoriyi (evrimi) ispatlamanın önündeki en büyük engel her zaman için fosil kayıtları olmuştur. Bu kayıtlar hiçbir zaman için Darwin'in varsaydığı ara formların izlerini ortaya koymamıştır. Türler aniden oluşurlar ve yine aniden yok olurlar. Ve bu beklenmedik durum, türlerin Tanrı tarafından yaratıldığını savunan yaratılışçı argümana destek sağlamıştır." (5)


ALLAH'IN YARATMA İLMİ

Evrimsel yaratılışı savunanların iddiasına göre, Allah canlıların genetik yapılarında mutasyonlar yoluyla birtakım değişimler meydana getirmekte ve böylece onlara faydalı organlar kazandırmaktadır. Ya da yine bu iddiaya göre Allah önce ilkel canlılar yaratmakta, sonra onları kompleks canlılar haline getirmek, onları mükemmelleştirmek için doğal seleksiyonu kullanmaktadır. Doğal seleksiyon mekanizmasıyla bir canlıya organ eklemekte ya da önceden yarattığı bir organı körelterek, çıkarmakta, bir türü bir başka türe dönüştürmektedir.

Bilimsel gelişmelerden haberdar olmayan bazı insanlar, evrim teorisini de desteklemek için bu tip hayali çıkarımlar yapmaktadırlar. Ancak bu iddia bilimsel gerçeklere tamamen aykırıdır. Kuran'da da bu şekilde bir yaratılıştan kesinlikle söz edilmemektedir.

Allah Tüm Kainatı Yoktan Var Edendir

Allah dilediğini dilediği şekilde ve zamanda, örneksiz olarak yaratan, yoktan var edendir. Her türlü eksiklikten uzak olan, hiçbir şeye ihtiyaç duymayandır. Dolayısıyla Allah'ın yaratması için de hiçbir sebebe, araca, aşamaya ihtiyaç yoktur. Dünyada herşeyin belli sebeplere, doğa kanunlarına bağlı olması kimseyi yanıltmamalıdır. Allah, tüm bu sebeplerin Yaratıcısı olarak bunlardan tamamen münezzehtir.

Şunu da belirtmek gerekir: Allah dilerse yaratmada belirli safhalar kullanabilir. Örneğin bitkiyi tohumdan çıkarır veya insanı tek bir sperm ile yumurta hücresinin birleşmesinden, aşama aşama yaratır. Fakat bu safhaların ileride de detaylandıracağımız gibi- evrim iddiası ile hiçbir ilgisi yoktur. Hiçbir aşamada şansa, tesadüfe, başıboşluğa yer yoktur ki, evrim teorisinin temel iddiası rastgele, şuursuz tesadüflerle, kendi kendine meydana gelen olaylardır. Bir bitkinin meydana gelişinin ya da tek bir hücrenin "en güzel surette" yaratılmış olan bir insan haline dönüşmesinin her safhası, Allah'ın sonsuz kudreti ile yaratılmış, mükemmel sistemler sayesinde gerçekleşir.

Allah yerleri, gökleri ve ikisi arasındaki herşeyi, tüm canlıları yalnızca dilemiş ve yaratmıştır. Bu, Allah için son derece kolaydır. Kuran'da da bu gerçeğe işaret edilmiş ve Allah'ın yaratışı hakkında şunlar bildirilmiştir:

Onu istediğimizde herhangi bir şey için sözümüz, ona yalnızca "Ol" demekten ibarettir; o da hemen oluverir. (Nahl Suresi, 40)

Yaratılış Bir Mucizedir

Bazı Müslümanların evrim fikrine itibar etmesinin kökeninde, Allah'ın dilediği anda dilediğini yaratma ve yok etme gücünü göz ardı etmelerinin önemli bir rolü vardır. Söz konusu evrimci Müslümanlar, doğa kanunlarının sabit ve değişmez olduğu ve hiçbir olayın doğa kanunları dışında gerçekleşmeyeceğini varsayan "natüralist" dogmanın etkisi altında düşünmektedirler. Oysa bu çok büyük bir yanılgıdır. Çünkü "doğa kanunları" dediğimiz kavramlar, Allah'ın maddeyi belirli bir düzen içinde yaratmasından ve korumasından kaynaklanmaktadır. Bunlar maddenin bizzat kendisinden kaynaklanan özellikler değildir.

Müslüman evrimciler, Darwinistlerin fikri temelini oluşturan natüralist dogmadan etkilenmiş oldukları için, canlıların ve insanın kökenini de doğa kanunlarına göre açıklamaya çalışmaktadırlar. Allah'ın bu doğa kanunları ile sınırlanmış bir yaratılışla canlıları var ettiğini düşünmekte, dolayısıyla mutasyon, doğal seleksiyon, türleşme gibi kavramları kullanarak bir türün diğerine dönüşmesi yoluyla yaratılış olduğunu zannetmektedirler. Oysaki bir Müslümanın böyle bir "natüralist" mantığa kapılması çok hatalı olur, çünkü Kuran'ın pek çok ayetinde bildirilmiş olan mucizeler, bu mantığın yanlış olduğunu açıkça göstermektedir.

Nitekim Kuran'da canlıların ve insanın yaratılışı konusundaki ayetlere baktığımızda, bu yaratılışların doğa kanunları içinde değil, mucizevi şekilde olduğunu açıkça görürüz. Allah canlıların yaratılışını şöyle açıklamaktadır:

Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir. (Nur Suresi, 45)

Ayette karada yaşayan temel canlı gruplarına (sürüngenler, kuşlar ve memeliler) işaret edilmekte ve bunları Allah'ın sudan yarattığı bildirilmektedir. Dikkat edilirse, bu canlı grupları evrim teorisinin öngördüğü gibi "birbirlerinden" değil, "sudan" yaratılmışlardır. Yani ortak bir malzemeden, Allah'ın şekillendirmesiyle ayrı ayrı var edilmişlerdir.

Bu ortak malzemenin su olduğu gerçeği, bugün bilimsel verilerle de açıkça ortadadır. Su, dünyadaki her canlının vücudunun en temel unsurudur. Memelilerde vücudun yaklaşık % 70'i sudur. Her canlı, vücudundaki su sayesinde hücre içi, hücreler arası ve dokular arası ulaşımı sağlar. Su olmadan canlılığın olamayacağı herkes tarafından kabul edilen bir gerçektir.

İnsanın Çamurdan Yaratılışı

Allah Kuran'da insanın yaratılışının da mucizevi bir biçimde olduğunu haber verir. İlk insan, Allah'ın çamuru şekillendirip insan bedeni haline getirmesi ve ardından bu bedene ruh üflemesiyle yaratılmıştır:

Hani Rabbin meleklere: "Gerçekten ben, çamurdan bir beşer yaratacağım" demişti.

"Onu bir biçime sokup, ona ruhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın."
(Sad Suresi, 71-72)

Dikkat edilirse ayetlerde insanın Müslüman evrimcilerin iddia ettiği gibi "maymundan" veya bir başka canlı türünden değil, cansız bir madde olan çamurdan yaratıldığı özellikle belirtilmektedir. Allah cansız çamuru mucizevi bir biçimde insana dönüştürmüş ve bu bedene ruh üflemiştir. Bunda hiçbir "doğal evrim süreci" yoktur, Allah'ın doğrudan mucizevi bir fille yaratması vardır.



KURAN AYETLERİNDEN EVRİM TEORİSİNE DELİL GETİRMEYE ÇALIŞANLARIN YANILGILARI

Darwinizm'i savunan bazı Müslümanlar, anlamları çok net olan ayetleri hatalı tefsir etmekte, ayetlere gerçek ve açık anlamlarından başka anlamlar yüklemektedirler. Evrimi savunabilmek ve Kuran'dan delillendirebilmek için bazı ayetlerin anlamlarını hatalı yorumlayarak, zan ve tahminle çıkarımlarda bulunarak, kendi istekleri doğrultusunda yorumlar yapmaktadırlar. Bu ise son derece tehlikeli bir durumdur. Allah bu gibi kimselerin durumunu Kuran'da şöyle bildirmiştir:

Onlardan öyleleri vardır ki, dillerini kitaba doğru eğip bükerler, siz onu kitaptan sanasınız diye. Oysa o kitaptan değildir. "Bu Allah Katındandır" derler. Oysa o, Allah Katından değildir. Kendileri de bildikleri halde Allah'a karşı (böyle) yalan söylerler.


(Al-i İmran Suresi, 78)

Ayetleri bilerek, aslından farklı yorumlamak, ayetlerin anlamlarını saptırmak büyük bir suçtur. Elbette ki dinle evrimin bağdaştığını iddia eden herkesin bilerek böyle bir suç işlediğini söylemek doğru değildir, çünkü bu kişilerin bir kısmı söyledikleri sözün anlamını düşünmeden ya da evrim teorisinin arkasındaki tehlikelerin farkında olmadan böyle bir yanılgıya düşmektedirler. Ancak yine de Allah adına konuşarak, ayetleri delil göstererek insanları Kuran hakkında yanlış yönlendirecek iddialarda bulunmanın sorumluluğu altına girmekten herkes kaçınmalıdır. Bu durumda olan kişilerin durup, konunun ciddiyeti üzerinde bir kez daha düşünmeleri ve Allah'a karşı hesabını veremeyecekleri bir tefsir ya da yoruma girmemeleri gerekir. Unutmamak gerekir ki bu kişiler yalnızca kendileri yanılgıya düşmekle kalmaz, aynı zamanda yorumlarını okuyan kişilerin de yanılgıya düşmelerine neden olurlar. Bu da ciddi bir yükümlülüktür.
İşte bu bölümde evrim ön kabulüyle Kuran ayetlerini hatalı olarak yorumlayan Müslüman evrimcilerin hangi ayetleri evrime delil gösterdiklerine değineceğiz. Ayrıca bu kimselerin iddialarına yine Kuran'dan cevaplar verecek, muteber kaynak kabul edilen İslam alimlerimizin tefsirleri ile karşılaştırmada bulunacağız.

1. YANILGI: Kuran'da Evrimsel Sürece İşaret Bulunduğu Yanılgısı

"Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan (dehr) bir süre (hin) gelip-geçti."

(İnsan Suresi, 1)

Yukarıdaki ayet aynı çevrelerin evrime delil olarak sundukları bir diğer ifadedir. Kişisel yorumlarına dayalı bir çeviriyle "kendisi anılmaya değer birşey değilken" ifadesi "insanın bir insan olmadan önceki hallerinin ifade edildiği" şeklinde açıklanmaktadır. Oysa ilk iddia gibi bu evrimci iddia da gerçeklerden uzaktır.

Altı çizili ifadenin Arapçası şu şekildedir:

"lem yekun şey'en mezkuren"
Lem yekun : değildi
Şey'en : bir şey
Mezkuren : zikredilen, adı geçen

Bu ifadeyi "evrimsel yaratılış"a bir delil olarak göstermek de çok zorlama bir yorumdur. Nitekim bu ayet İslam alimleri tarafından evrimsel bir süreç olarak yorumlanmamaktadır.

Ömer Nasuhi Bilmen ayeti şu şekilde tefsir eder:

"Bu ayetler, Cenab-ı Hakk'ın insanları hiç mevcut, malum değillerken bilahare birer katre sudan işitir ve görür bir halde yaratmış ve onları imtihana tabi tutmuş olduğunu bildiriyor... Nev'i insan, başlangıçta hiç mevcut değildi, sonra bir müddet içinde bir katre sudan, bir topraktan ve çamurdan tasvir edilmiş bir ceset haline gelmiştir. O insan, o zaman malum değildi, onun ne gibi bir ismi haiz ve ne için yaratılmış olduğu gök ve yer halkınca bilinmiyordu. Sonra kendisine ruh bilinci yad edilmeye başlanılmıştır." (6)

İmam Taberi ise ayeti, "İnsanın '(Adem'in) üzerinden öyle bir zaman dilimi geçmiştir ki; o esnada o, şanı ve üstünlüğü olan bir şey bile değildi. O sadece yapışkan bir çamur ve değişken bir balçıktı" şeklinde tefsir etmektedir. (7)

Dolayısıyla da bu ayette geçen ve zaman ifade eden tanımı "evrimsel süreç" olarak yorumlamak, Kuran'a göre dayanağı olmayan subjektif bir yorumdur.

2. YANILGI: İnsanın, "Evrimsel Merhaleler" Sonucu Yaratıldığı Yanılgısı

"Size ne oluyor ki, Allah'tan bir vakarı ummuyorsunuz? Oysa O, sizi gerçekten tavır tavır yaratmıştır." (Nuh Suresi, 13-14)

Evrimsel yaratılışı savunanlar yukarıdaki ayette geçen "tavır tavır" kelimesini "evrim merhalelerinden geçirerek" şeklinde çevirirler. Oysa ayette geçen Arapça "etvaren" kelimesinin "evrim merhaleleri" şeklinde çevrilmesi bu kişilerin şahsi yorumlarıdır ve İslam alimleri tarafından da ittifakla kabul görmemektedir.

"Etvar" kelimesi "tavır, halet, durum" anlamına gelen "Tavru" kelimesinin çoğuludur ve Kuran'da bu şekilde başka bir ayette geçmemektedir. İslam alimlerinin bu ayetle ilgili tefsirleri de bu gerçeği ortaya koymaktadır.

Ömer Nasuhi Bilmen ayeti; "Halbuki, sizi muhakkak türlü türlü derecelerde yaratmıştır" şeklinde çevirmiş ve şu şekilde tefsir etmiştir:
Haalık-ı Kerim (sizi muhakkak türlü türlü derecelerde) muhtelif suretlerde (yaratmıştır) Siz başlangıçta birer nutfe idiniz, sonra kan parçası, et parçası, kemik sahibi oldunuz, sonra da bir insan olarak vücut sahasına atıldınız. Bütün bu muhtelif, ibret feza hadiseler, inkilaplar, bir Haalık-ı Hakim'in varlığına, kudret ve azametine birer parlak delil değil midir? Ne için siz kendi yaradılışınızı hiç düşünmüyorsunuz!" (8)

Allah başka ayetlerde insanın yaratılış aşamalarını anne rahmindeki aşamalar olarak anlatmaktadır. (Hac Suresi, 5) Dolayısıyla "etvaren" kelimesinden de bu mananın çıkarılması gerekir. Bu kelimeden, insanın kökenini bir başka canlı türüne bağlamaya çalışan evrim teorisine dayanak aramak, temelsiz bir yorumdur.

3. YANILGI : Önce Topraktan, Sonra Sudan Yaratılmanın Evrimsel Yaratılışa İşaret Ettiği Yönündeki Yanılgı

"... Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkar mı ettin?
" (Kehf Suresi, 37)

Kehf Suresi'nin 37. ayetinin ve insanın sudan yaratıldığının ifade edildiği diğer ayetlerin evrimsel yaratılışa bir delil olarak gösterilmesi sadece kişisel yorumdur; bu ayetlerin böyle bir manaları yoktur. Ayette geçen "topraktan yaratılma" Hz. Adem'in yaratılışını, sudan yaratılıp düzgün bir adam haline gelme ise spermden başlayan gelişmeyi anlatmaktadır. Aşağıdaki ayette de Allah'ın balçıktan doğrudan bir beşer yarattığına işaret edilmektedir. Hz. Adem'in yaratılışının anlatıldığı bu ayette de bir aşama bildirilmektedir:

Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın." (Hicr Suresi, 28-29)

Zaten Kuran'da anlatılan yaratılış aşamaları dikkatle okunur, birbirini takip eden süreçler göz önünde bulundurulursa evrimci yorumun yanlış olduğu da hemen anlaşılır. Kuran'da Hz. Adem'in evrimsel bir aşama ile yaratılmadığına işaret eden daha pek çok ayet bulunmaktadır. Bu ayetlerden birinde şöyle buyrulmaktadır:

Şüphesiz, Allah Katında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona "ol" demesiyle o da hemen oluverdi

. (Al-i İmran Suresi, 59)

Yukarıdaki ayette Allah Hz. Adem ile Hz. İsa'nın aynı şekilde yaratıldıklarını bildirmektedir. Daha önce de vurguladığımız gibi Hz. Adem, herhangi bir atası olmaksızın, topraktan ve Allah'ın "ol" demesiyle var edilmiştir. Hz. İsa ise yine bir babası olmaksızın, Allah'ın dilemesiyle, bir "ol" emriyle yaratılmıştır. Ayetlerde Hz. Meryem'in Hz. İsa'ya hamile kalışı şu şekilde açıklanmaktadır:

Demişti ki: "Ben, yalnızca Rabbinden (gelen) bir elçiyim; sana tertemiz bir erkek çocuk armağan etmek için (buradayım)." O: "Benim nasıl bir erkek çocuğum olabilir? Bana hiçbir beşer dokunmamışken ve ben azgın utanmaz (bir kadın) değilken" dedi. "İşte böyle" dedi. "Rabbin, dedi ki: -Bu Benim için kolaydır. Onu insanlara bir ayet ve bizden bir rahmet kılmak için (bu çocuk olacaktır)." Ve iş de olup bitmişti.

(Meryem Suresi, 19-21)

Topraktan ve sudan yaratılmanın geçtiği diğer ayetlerde de, az önceki maddede incelediğimiz gibi insanın evrim aşamaları değil, insanın yaratılışının anne karnına düşmeden önceki, anne karnındaki ve doğumdan sonraki aşamaları tarif edilmektedir. www.evrimcilerinitiraflari.com

4. YANILGI : İlk İnsanını Bir Süreç İçinde Yaratıldığı İddiası

Hani Rabbin meleklere: "Gerçekten Ben, çamurdan bir beşer yaratacağım" demişti.

(Sad Suresi, 71)

Evrimsel yaratılışla ilgili bir diğer yanılgı ise yine ayette geçen bir ifadenin yanlış bir şekilde yorumlanması sonucu ortaya çıkmaktadır. Ayetteki altı çizili ifade "çamurdan bir beşer yapmaktayım" şeklinde tercüme edilmekte ve bunun evrim süreci içinde, yavaş yavaş yaratılışa işaret ettiği iddia edilmektedir. Ancak ayetin Arapçası bu şekilde bir çevirinin kişisel bir yorum ve kasıtlı bir çarpıtma olduğunu açıkça ortaya koymaktadır:

"İnni halikun beşeren min tın." = "Ben çamurdan bir beşer yaratanım."

Bu ayette "yapmaktayım" şeklinde bir ifade bulunmamaktadır. Nitekim ayetin devamında "onu bir biçime sokup üflediğim zaman ona secdeye kapanın" şeklinde geçmekte ve buradan da "yaratma" fiilinin bir anda olup bittiği anlaşılmaktadır.

5. YANILGI: Kuran'a Göre İnsanlarla Maymunlar Arasında Soy Bağı Olduğu Yanılgısı

Evrim teorisi tartışmaları sırasında bazı kimselerce yanlış yorumlanan ayetlerden biri de, Allah'ın geçmişte bir grup Yahudiyi maymun kılmasıyla ilgilidir. Ayetler şöyledir:

Andolsun, sizden (İsrailoğullarından) cumartesi (günü) yasağı çiğneyenleri elbette biliyorsunuz. İşte Biz, onlara: "Aşağılık maymunlar olun" dedik. Bunu, hem çağdaşlarına, hem sonra gelecek olanlara 'ibret verici bir ceza', takva sahipleri için de bir öğüt kıldık

. (Bakara Suresi, 65-66)

Oysa ayetten evrim teorisine paralel bir mana çıkarılamayacağı aşikardır. Bunun birkaç ayrı sebebi vardır:

1) Ayette kastedilen ceza, büyük olasılıkla manevi bir anlamdadır. Yani söz konusu Yahudilerin fiziksel anlamda değil, karakter yönünden maymuna benzetilmiş olması kuvvetle muhtemeldir.

2) Eğer kastedilen ceza fiziki manada gerçekleşmiş olsa bile, bu doğa kanunlarının dışında gerçekleşen bir mucize olur. Burada Allah'ın dilemesiyle, bir anda mucizevi bir dönüştürme, yani bilinçli bir yaratılış söz konusudur.

3) Ayette kastedilen ceza, tarihte tek bir kez ve sınırlı sayıda insan için gerçekleşmiştir. Oysa evrim teorisi tüm insanların maymunlar ile akraba oldukları gibi mantık ve bilim dışı bir senaryo öne sürer.

4) Ayette, insanların maymuna dönüşmesinden söz edilmektedir. Oysaki evrim teorisinin iddiası ters yöndedir.

5) Kuran'da, Maide Suresi'nin 60. ayetinde de Allah'ın gazaplandığı sapkın bir topluluğun maymunlara ve domuzlara çevrildiğinden bahsedillir. Bu durumda, baştan beri incelediğimiz hatalı mantık örgüsüyle hareket edildiğinde, ayette insanın yalnız maymunla değil domuzla arasında da bir evrimsel bağa işaret olduğu gibi gerçek dışı bir sonuca varılması gerekmektedir. Halbuki evrimcilerin dahi domuzla insan arasında böyle bir bağlantı olduğuna dair bir iddiaları yoktur.

6. YANILGI: Hz. Adem'in İlk İnsan Olmadığı Yönündeki Yanılgı

Evrimsel yaratılışla ilgili olarak ortaya atılan bir diğer iddia ise, Hz. Adem'in ilk insan olmayabileceği -hatta insan olmayabileceği (Hz. Adem'i tenzih ederiz)- şeklindedir. Bu iddiaya delil olarak aşağıdaki ayet gösterilmektedir:

Hani Rabbin meleklere: "Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim" demişti. Onlar da: "Biz seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?" dediler. (Allah:) "Şüphesiz sizin bilmediğinizi Ben bilirim" dedi. (Bakara Suresi, 30)

Bu iddiayi savunan çevreler ayette geçen "halife var edeceğim" şeklindeki ifadede geçen Arapça "ceale" fiilini, "tayin etmek" kelimesi ile açıklamaktadırlar. Yani Hz. Adem'in ilk insan olmadığını, birçok insan arasından halife olarak "tayin edildiğini" öne sürmektedirler. Oysa "ceale" kelimesinin Kuran'da kullanılan çok çeşitli anlamları vardır ve bunlar şu şekildedir:

Ceale: Yaratmak, icad etmek, çevirmek, yapmak, koymak, kılmak

Kuran'da "ceale" filinin geçtiği diğer ayetlerden iki örnek şöyledir:

De ki: "Sizi inşa eden (yaratan), size kulak, gözler ve gönüller veren (ceale) O'dur. Ne az şükrediyorsunuz?"

(Mülk Suresi, 23)

"Ve Ay'ı bunlar içinde bir nur kılmış, Güneş'i de (aydınlatıcı ve yakıcı) bir kandil yapmıştır. (ceale)" (Nuh Suresi, 16)

Ayrıca bu ikisinin dışında, pek çok ayette de Hz. Adem'in topraktan yaratıldığı belirtilmektedir. Hz. Adem'in, diğer insanlar içinde bir insan olmadığı, özel ve farklı bir yaratılışa sahip olduğu bu ayetlerden de anlaşılmaktadır.

Kuran'da Hz. Adem'in ilk insan olduğu hakkında verilen bir diğer önemli bilgi de onun cennetten çıkarılmasıdır. Ayetlerde şu şekilde buyurulmaktadır:

Ey Ademoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belaya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık.
(Araf Suresi, 27)

Ayetlerdeki ifadeler çok açıktır. Allah Hz. Adem'i topraktan yaratmıştır. Hz. Adem özel bir yaratılışa sahiptir ve bu özel yaratılış onun önce cennette bulunmasından, daha sonra da buradan çıkarılmasından anlaşılmaktadır.

Tüm insanların Hz. Adem'den geldiğini, yani Hz. Adem'in ilk insan olduğunu haber veren pek çok ayetten biri de şu şekildedir:

Hani Rabbin, Ademoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: "Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?" (demişti de) onlar: "Evet şahid olduk" demişlerdi. (Bu) Kıyamet günü: "Biz bundan habersizdik" dememeniz içindir. Ya da: "Bizden önce ancak atalarımız şirk koşmuştu, biz ise onlardan sonra gelme bir kuşağız; işleri batıl olanların yaptıklarından dolayı bizi helak mi edeceksin?" dememeniz için.

(Araf Suresi, 172-173)

Kısacası Hz. Adem ilk insandır ve Allah'ın ilk elçisidir. Bu konudaki ayetler herhangi bir yoruma yer vermeyecek kadar açıktır. Tek yapılması gereken şey insanların samimi bir kalple, vicdanlarının sesini dinleyerek ve ihlasla Kuran ayetlerini okumalarıdır. Allah bu niyetle ayetlerini okuyan kullarına mutlaka doğru olanı gösterecektir.

7. YANILGI: İnsanın Yaratılış Şekliyle İlgili Bir Yanılgı

"Allah, sizi yerden bir bitki (gibi) bitirdi. Sonra sizi yine oraya geri çevirecek ve sizi (diriltici) bir çıkarışla diriltip-çıkaracaktır."

(Nuh Suresi, 17-18)

Bu ayet, evrimsel yaratılışı savunan Müslümanların kendi görüşlerine dayanak, hatta çoğu zaman da temel olarak kullandıkları bir ayettir. Ayette bildirilen "yerden bir bitki gibi bitirdik" ifadesi evrimciler tarafından inorganik evrime bir delil olarak gösterilmektedir. Oysa bu ifade pek çok mealde ve tefsirde işaret edildiği gibi, ilk insanın topraktan yaratılmasını ifade etmektedir ve "topraktan başlamak üzere cinsinizi yarattı" anlamında kullanılmaktadır. Nitekim Elmalılı Hamdi Yazır'ın tefsirinde de aynı bilgi verilir:

"Ayette iki vecih var: Birisi, sizi arzdan bitirdi demek babanızı arzdan bitirdi-ibtida topraktan onu yaratmak suretiyle cinsinizi yarattı- demektir. Diğeri hepinizi arzdan yarattı olur, çünkü Allah bizleri nutfelerden, onları gıdalardan, onları nebattan, onu da arzdan yaratıyor." (9)

Taberi Tefsiri'nde ise ayet şu şekilde yorumlanır:

"... Allah sizi yerin toprağından yaratmıştır. Yoktan var edip meydana getirmiştir... Sonra sizi tekrar daha önceki halinize, yani toprağa döndürür. Yaratılmadan önceki halinize dönersiniz. Dilediği zaman sizi yerden diri olarak çıkarır. Dünyadaki canlılığınıza yeniden kavuşursunuz." (10)

İslam alimlerimizin tefsirlerinde de görüldüğü gibi, bu ayeti evrimsel yaratılışa bir dayanak olarak yorumlamak mümkün değildir.

Üstelik "inorganik evrim" adıyla öne sürülen iddianın da bilimsel hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Cansız maddelerin biraraya gelerek canlılığı oluşturabilecekleri yönündeki bu evrimci iddia hiçbir deney ya da gözlem tarafından doğrulanmamış bilim dışı bir iddiadır. Tam aksine Fransız biyolog Pasteur'un 19. yüzyılın sonlarında bilimsel olarak ortaya çıkardığı gerçek, canlılığın yalnızca canlılıktan gelebileceği gerçeğidir. Bu gerçek canlılığın kesinlikle bilinçli bir biçimde yaratıldığını, yani bütün canlıları yaratanın Allah olduğunu göstermektedir. (Daha detaylı bilgi için Bkz, Kuran Darwinizm'i Yalanlıyor, Harun Yahya)

BAZI MÜSLÜMANLARIN SAVUNDUĞU DARWINİZMİN GERÇEK YÜZÜ

Evrimci Müslümanların Darwinizm'i bilimsel bir gerçek gibi gösterip, bu teorinin gerçek yüzünü görmezlikten gelmeleri büyük bir yanlıştır. 20. yüzyılda faşizm ve komünizm gibi iki kanlı ideolojiye sözde bilimsel bir destek sağlayan Darwinizm'in gerçek yüzü tahmin edilenden çok daha karanlıktır.
Franco
Mussolini

Lenin
Mao

Stalin
Hitler


Bilindiği gibi, geride bıraktığımız yüzyıl, bu iki ideolojinin tüm şiddetiyle hayata geçirildiği, komünist devrimlerin ve faşist darbelerin yaşandığı, bu nedenle çatışmaların, kavgaların, iç savaşların olduğu, dünyanın iki ayrı kutba ayrıldığı, dünya tarihinin belki de en kanlı yüzyılı olmuştur. Bu kanlı tarihe imzalarını atanlar ise Lenin, Stalin, Mao, Pol Pot, Hitler, Mussolini, Franco gibi zalim diktatörlerdir. (Detaylı Bilgi İçin Bkz. Darwinizm'in İnsanlığa Getirdiği Belalar, Harun Yahya, Vural Yayıncılık)

20. yüzyıldaki büyük siyasi, ekonomik ve ahlaki yıkımın fikri temelinde ise Darwinizm'i bulmak mümkündür. Yüzyıla damgasını vuran iki kanlı ideoloji de Darwinizm'den beslenen, ondan güç bulan sistemlerdir. Bu ideolojierin kendi kaynaklarına bakıldığında, söz konusu Darwinist etki açıkça görülür.

Komünizmin fikir babası Marx, Darwin'e olan sempatisini en büyük eseri Das Kapital'i Darwin'e ithaf ederek de göstermişti. Kitabın Almanca baskısına el yazısıyla şöyle yazmıştı: "Charles Darwin'e, gerçek bir hayranı olan Karl Marx'tan".

Marksistler, ideolojilerini topluma kabul ettirebilmelerinin yolunun Darwinizm'i benimsetebilmekten geçtiğini düşünürler. Özellikle de Darwin'in "Şiddet ve çatışma değişmez bir doğa yasasıdır" prensibine çok önem verirler. İşte bu sebepten dolayı dünyada komünizmi ideoloji olarak benimseyen bütün terör örgütleri, eğitim kamplarında militanlarına aylarca komünizm, diyalektik materyalizm ve Darwinizm eğitimi vermektedir.

Evrimci P. J. Darlington ise, vahşetin evrim teorisine inanmanın doğal bir sonucu olduğunu şöyle belirtir:

"Birinci nokta bencillik ve vahşet içimizdeki doğal bir şeydir, en uzak atamızdan bize miras kalmıştır. O zaman vahşilik insanlar için normaldir; evrimin bir ürünüdür." (11)

19. yüzyıldan bu yana her zaman dinin en şiddetli düşmanları olan komünistlerle ortak bir görüşü, hem de "komünizmin bilimsel temeli" olan bir görüşü savunmak, elbette bir Müslümanın içine düşmemesi gereken bir gaflettir.

Nazi Almanyası'nın mimarı Hitler'in kendisi de Darwinisttir. Darwin'in kullandığı "yaşam mücadelesi" kavramından esinlenerek, ünlü kitabının ismini Kavgam koymuştur. Hitler 1933'deki Nürnberg toplantısında "yüksek ırkın aşağı ırkları idare ettiğini, bunun tabiatta görülen bir hak olduğunu ve tek mantıklı gerçek olduğunu" ileri sürer. (12) Bu onun Darwin'den ne derece etkilendiğinin göstergesidir.

Almanya'da neo-Nazilerin defalarca düzenledikleri hain saldırılarda pek çok vatandaşımız yaşamını yitirmiş, birçoğu da yaralanmıştır. Söz konusu neo-Nazi grupları, Darwin'in evrim teorisini temel felsefeleri olarak görmekte ve Darwin'in Türkler hakkındaki hezeyanlarını da kaynak olarak kullanmaktadırlar. (Detaylı bilgi için Bkz. Darwin‘in Türk Düşmanlığı, Harun Yahya)

Bu gerçeklerin karşısında söz konusu teoriye -üstelik bilim tarafından da reddedildiği halde- bilimsel bir gerçek gözüyle bakmak, onun dinle uyuşabileceğini düşünmek, Kuran'da bu yönde hiçbir delil olmadığı halde Allah'ın evrimle yaratmış olabileceğini iddia etmek büyük bir yanlıştır.

SONUÇ

Evrimcilerin "din ile bilimi karıştırmayalım, inanç ayrı, evrim gerçeği ayrı" şeklindeki mantıkları da yine Müslümanların birliklerini bozmak ve yaptıkları mücadeleyi zayıflatmak amaçlıdır. Bu mantığı öne sürenlerin asıl vermek istedikleri mesaj; "Bir gerçek dünya vardır ve bu bilimle anlaşılır ve bilim bize yaratılış diye birşey olmadığını gösterir, ama isteyen kendi kişisel görüşü içinde dilediğine inanır" telkinidir. Bu büyük bir aldatmacadır. Müslümanlar, "hakikati" materyalist felsefenin egemenliğine veren, buna karşılık yaratılış gerçeğini sadece bir "kişisel inanç" olarak göstermeye çalışan bu aldatıcı telkine karşı bilinçli olmalıdırlar. Bu telkini yenmek ise kolaydır. Hakkın karşısında batıl olanın hiçbir geçerliliği olmayacağı bir Kuran ayetinde şu şekilde bildirilir:

Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah'a karşı) Nitelendiregeldiklerinizden dolayı eyvahlar size.

(Enbiya Suresi, 18)

Müslüman evrimcilerin, inkarcı evrimcilerin çaresizliklerini ve bilim karşısında aldıkları yenilgileri fark etmemelerinin nedeni, konu hakkındaki bilimsel gelişmelerden habersiz olmalarıdır. Bilimsel gelişmeleri takip etmeyen, evrim teorisinin geçersizliğini anlatan yayınları okumayan bir insanın evrim teorisini bilimsel bir gerçek zannetmesi doğaldır. Ancak bilgisizlik, bu konudaki eserleri okumakla kolayca giderilebilecek bir eksikliktir. Evrim teorisi konusunda detaylı bilgi sahibi olan bir Müslüman için, evrimcilerin iddiaları karşısında kararsız veya suskun kalma gibi bir durum kesinlikle olmayacaktır. Bunun yanı sıra, Allah'ın eşsiz yaratışını ve tüm kainatı saran kusursuz sanatını derin derin düşünmek, Kuran'a kuvvetle sarılmak ve Kuran ayetlerinde bildirilen gerçekleri kavramak bu olumsuz etkilerden kurtulmanın en kolay yoludur.

Belki pek çok samimi Müslüman bugüne kadar kitap boyunca saydığımız nedenlerden dolayı evrim teorisini kabul etmiş, hatta savunmuş olabilir. Ancak İslam ahlakının gereği, insanın hatasını fark ettiği anda, hemen doğru yola yönelmesidir. Kişi Darwinizm'in bu tehlikeli boyutlarını bilmeden ve bilimsel geçersizliğini öğrenmeden önce bilgisizce bu teoriye destek vermiş olabilir, fakat güzel ve erdemli olan tavır tüm bunları öğrendikten sonra hemen harekete geçmesi ve bu zararlı ideolojiye karşı fikri mücadeleye destek olmasıdır.

(1) Arda Denkel, Cumhuriyet Bilim Teknik Eki, 27 Şubat 1999, s.15
(2) David Skjaerlund, Philosophical Origins of Evolution, http://www.forerunner.com/forerunner/x0742-philosopcial-origin.html
(3) David Skjaerlund, Philosophical Origins of Evolution, http://www.forerunner.com/ forerunner/x0742-philosopcial- origin.html
(4) Pierre-Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, s. 97
(5) Mark Czarnecki, "The Revival of the Creationist Crusade", MacLean's, 19 Ocak 1981, s. 56
(6) Ömer Nasuhi Bilmen, Kuran'ı Kerim'in Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri, 8.cilt, s. 3915
(7) İmam Taberi, Taberi Tefsiri, 6.Cilt, s.2684
(8) Ömer Nasuhi Bilmen, Kuran'ı Kerim'in Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri, Bilmen Yayınevi, İstanbul, 8.cilt, s. 3851
(9 ) Elmalılı Hamdi Yazır, http:// www.kuranikerim.com/telmalili /nuh.htm
(10) İmam Taberi, Taberi Tefsiri, 6.Cilt, s. 2632
(11) P.J.Darlington, Evolution for Naturalists, s. 243
(12) Carl Cohen, Communism, Fascism and Democracy, New York: Random House Publishing, 1967, s.408-409
 

Count Hits
4OfficeCoupons.com